13 Eylül 2011 Salı

Yeni sezon başlıyor!

Ne tatil ne sinema ne TV ne de alışveriş sezonu söz ettiğim...
İş sezonundan bahsediyorum...
İsterseniz ofis mevsimi de diyebiliriz.


Tatil, deniz, sıcak güneş... Biliyorum, hepsini şimdiden özleyenler çoğunlukta; ne de olsa Akdeniz ve Ege bulaşıyor kanımıza; seviyoruz sıklıkla tembellik etmeyi. Hadi gelin daha önce yapmadığımız bir şey yapalım: Hem yazı harika bir biçimde noktalayalım hem de ofis mevsimine bomba gibi bir başlangıç yapalım...
Nasıl mı? Bir "Mini Ödev" gerçekleştirerek!


Mini Ödev


Ödevi verecek olan da yapacak olan da sizsiniz:
- Uzun zamandır görmediğiniz dostlarınızla toplanıp eğleneceğiniz ufak bir parti/yemek organize edebilirsiniz.
- Ne kadar zamandır kartpostal göndermiyorsunuz? Üstünde ilginç görsellerin olduğu kart postallar gönderip "network"ünüzdekilere iş sezonu öncesi hem kendinizi hatırlatabilir hem de bu keyifli sürprizle onları şaşırtabilirsiniz.
- Hafta sonu yakınlarda bir yere; yapmadığınız bir şeyi yapmaya (balık tutmak, trekking, bisiklet vb) gidebilirsiniz.
- Ofisteki arkadaşlarınıza bir dolu kurabiye, tatlı veya pastayla gidip ortamı hareketlendirebilirsiniz.


Ben ne mi yapıyorum?


Hafta sonuna harika bir biçimde giriyorum:
- Perşembe akşamı, yakın arkadaşım Metin Karaşahin'le  JCI'ın bir organizasyonuna katılıp yeni insanlarla tanışıyorum...
- Cuma günü TurkMax televizyonunda Her Şey Tadında programında Jess Molho ve Sena Keçeli'nin konuğu oluyor ve hayatımızın en önemli konusu olan ilişkiler üzerine konuşuyorum. Kadın erkek ilişkilerinden ofisteki ilişkilere kadar her ilişkimizde neler olduğunu kurcalıyoruz beraber.
- Cuma akşamı şifacıdan koça, yoga öğretmeninden diyetisyene kadar harika insanların bir arada olduğu bir partiye katılıyorum.
- Hafta sonu ise gelecek hafta sizlerle birlikte olacağım "KOÇumBENİM" seminerinin üstünden geçip, son rötuşları yapıyorum!


Ben yazdan güze dönen, yazlıklardan ofislere taşındığımız bu Eylül'ü hatırlanır ve kıymetli kılmak üzere birkaç şey birden yapıyorum. Siz de size uygun bir "unutulmaz" yarattığınızda bunu size neden önerdiğimi, böylesi eylemlerden neler kazanacağınızı çok iyi anlayacaksınız!


Haydi, hemen şimdi başlayın: Kendinize ödev verin, teslim tarihini belirleyin ve harekete geçin!

9 Eylül 2011 Cuma

Daha verimli bir hayat !

Büyütmek için resmin üstüne tıklayınız.


Seminer Adı :
“KOÇumBENİM!”
Tanım :
Kişilerin hayatlarına koçluk becerilerini katarak; zamanı, parayı ve 
ilişkilerini daha verimli kullanmalarını sağlayan; hem profesyonel hem 
de özel ilişkilerinde daha yapıcı olmalarına yol açan düşünce ve 
davranış biçimlerini benimsemelerine yardımcı olan bir eğitim semineri.
İçerik :
Temel koçluk becerilerinin kişisel hayatta bir koça ihtiyaç duymadan 
nasıl kullanılacağına dair davranışsal değişim önerileri.
Faydası :
Daha verimli, daha huzurlu, daha tatmin edici, daha mutlu bir hayat.
Süre :
12 saat (24 ve 25 Eylül'de 6'şar saatlik 2ders ve 1, 8 ve 15 Ekim'de 4'er saatlik 3 ders şeklinde ilginize sunulmuştur.)


Kayıt için sevgili dostum Hande Akın'a akinhande@gmail.com'dan ulaşabilir ya da benimle bağlantıya geçebilirsiniz.


İlginiz için teşekkürler.

2 Eylül 2011 Cuma

Bırak artık babacım, niye hâlâ taşıyosun?! :)




İki keşiş uzun bir yolculuk sırasında çağlayan bir nehrin kıyısına gelmişler. Tıpkı onlar gibi yoluna devam etmek için karşı kıyıya geçmek zorunda olan genç bir kadın görmüşler. Kadın elbiselerini ıslatmadan nasıl karşıya geçeceğini bilemiyormuş.
Keşişlerden biri, müsaade istemiş ve genç kadını taşıyıp nehrin karşı tarafına geçirmiş.

Bir saat kadar konuşmadan ilerlemiş keşişler...
Nihayet arkadaşının kadını taşımasına çok şaşırmış olan diğer keşiş dönüp arkadaşına sormuş:
"Biz bakiriz! Bırak bir kadına dokunup onu taşımayı, onlara bakmamız bile yasak.
Nasıl böyle bir şey yapabildin, nasıl?!"

Diğer keşiş cevap vermiş:
"Ben o genç kadını bir saat önce bıraktım. Sen neden hala taşıyorsun?"

Fıkra gibi geliyor kulağa ama ne kadar doğru değil mi?
Elbette sorumluluklarımız var ama o sorumlulukları her dakika ve hayatın her anına taşımak akıllı insanın yapacağı şey değil... Zaman zaman sorumluluk ve kurallarınızı esnetmeyi ve eğlenmeyi ihmal etmeyin ki kafalar üşütmesin, Allah muhafaza!


17 Haziran 2011 Cuma

Hayal Atölyesi


"Hayal Atölyesi"ni;
ID International koçları Beril Atakul, Buket Özen, Gülden Üner ile birlikte
Melda Tunçel ile Yaşam Mimarı'nda anlatıyoruz.



İLK  % 3 LÜK DİLİM ARASINA GİRMEK...

“Harvard Business School’da Size Öğretilmeyenler” isimli kitabında Mark McCormack, 1979 ile 1989 yılları arasında Harward tarafından yürütülen bir çalışmadan söz etmektedir. 1979 yılında Harvard’daki MBA programlarından mezun olanlara: “Geleceğiniz için açık ve yazılı hedefler belirleyip, bunları elde etmek üzere planlar yaptınız mı?” şeklinde bir soru yöneltilmiştir. Sonuç olarak;
Mezunların sadece yüzde 3’ünün yazılı hedeflere ve planlara sahip oldukları görülmüştür.
Yüzde 13'lük kısmının hedeflerinin bulunduğu, ancak bunların yazılı halde olmadığı anlaşılmıştı.
Mezunların tamı tamına yüzde 84'ünün ise belirgin bir hedefleri yoktu...
Tabii okuldan ayrılıp harika bir yaz tatili geçirmek dışında.

On yıl sonra 1989 yılına gelindiğinde, araştırmacılar söz konusu sınıf üyelerine tekrar sorular yönelttiler.
Sonuçta, hedefleri olup da bunları kâğıda dökmeyenlerin, hiçbir hedefi olmayan yüzde 84'lük kesime oranla ortalama olarak iki kat daha fazla para kazandıkları ortaya çıktı.

Ancak daha da şaşırtıcı olan, açık ve yazılı hedeflere sahip olan yüzde 3'lük dilimin, kalan yüzde 97'lik tüm mezunlara oranla ortalama olarak on kat daha fazla para kazandıkları gerçeğiydi. Gruplar arasındaki tek fark, mezun oldukları sırada sahip oldukları hedeflerin açıklığı ve belirginliği ve bunları yazılı hale getirmektir.

Dilediğiniz yere daha çabuk ulaşmanızı sağlayacak, maddi ve manevi kazancınızı artıracak
açık ve belirgin hedefler için, buyurun Hayal Atölyesi'ne!

Bölüm 1:



Programın devamını youtube'dan izleyebilirsiniz...
Vaktim olunca bir özetini hazırlayıp paylaşacağım.
İlginiz için teşekkür ederim.

11 Haziran 2011 Cumartesi

Vivienne Emine Hancı



Her ne kadar olumlu düşünmenin ve bizi sıkıntıya soksa ve zaman zaman canımızı sıksa da gelen her şeyde hayrımıza bir fayda olduğunun farkına varmanın yararını bilsem ve öyle düşünsem de bazen çaresiz hissettiğim zamanlar oluyor…

Böylesi durumlarda yapılacak birçok şey var: Rutini kırmak, o sıkıntılı andan çıkmak için olmadık bir şeyler yapmak, hızlı ve ani şekilde ortamı değiştirmek (pencereyi açmak için kalkmak, rahatlatan, neşeli bir müzik dinlemek, bir mum ya da bir tütsü yakmak) gibi… Hatta telefon numaranızı tersten söylemek bile tahmin edemeyeceğiniz kadar büyük faydalar sağlayabiliyor. Denemesi bedava!

Depresif Durumlar

Geçtiğimiz pazartesi kedim Jedi öldü… Evinde kedi veya köpek beslemeyenler muhtemelen neler hissettiğimi anlamayacaktır. Daha el kadarken, aç, hasta ve zayıfken… Neredeyse ölmek üzereyken ve hiç hesapta yokken bana gelen Jedi’yı tedavi ettirmek, beslemek, büyütmek ve onunla oynamak zaten inanılmaz bir sevgi bağı oluşturuyor insanda.


Ancak Jedi konusunda son derece özel bir durum oldu… Benim kişisel gediklerimi bulmamı ve onları gidermemi sağlayan olağanüstü bir yol arkadaşı; kişisel gelişimimde muhteşem bir öğretmen oldu Jedi. Giderek evde bir nefes, evimin neşesi, koşulsuz sevgisini hiçbir şeyi umursamadan bana sunan muhteşem bir yoldaşa dönüştü. Hayatımı dolduran en önemli “dost”lardan biri haline geldi.

Ve ne yazık ki çok ama çok acı çekerek gitti… Detaylara girip de canınızı sıkmayacağım. Öyle fena bir durumda buldum ki onu kurtarmak için çabalarken mahvoldum! Hayatı boyunca birkaç kez gözyaşı akıtmış bir adam olarak hüngür hüngür ağlayarak çevirdiğim takside; hayvan hastanesine yetiştirmeye çalışırken kucağımda öldü güzeller güzeli ev arkadaşım...


Gerçekten içim parçalandı. Ne yazmakta olduğum kitaba ne de hayatımın hedeflerine odaklanmam mümkün olmadı. Birkaç gün boyunca hiçbir şeyin tadı olmadığı gibi hiçbir şey de beni heyecanlandıramıyordu.

Sıkıntının Kuyruğu

Böylesi bir acıyla mukayese kabul etmese de beklenmedik bir parasal sıkıntı peyda oldu bu kaybın hemen ardından… İnsan bazı şeyler üst üste gelince hayata olumlu bakma dürtüsünü hatırlayamayabiliyor.

Arkadaşlarım aradılar, e-posta ve mesajlarla üzüntümü paylaştılar… Sevgili dostlarım muhteşem tekliflerle ve olağanüstü bir cömertlikle evlerini ve gönüllerini açıyorlar, beni yalnız bırakmıyorlardı… Babam, sağ olsun işini gücünü bırakıp yanımda oldu. Jedi’yın acısını paylaşmanın yanı sıra maddi anlamdaki problemlerde de elinden geldiğince yanımda duracağının işaretlerini verdi. İkiz kardeşim ve benim için gerçek bir kız kardeş olmayı başarmış eşi Jennifer, ta Amerika’lardan verebilecekleri en büyük desteği verdiler.

Ailemin ve arkadaşlarımın bu tavrını gördüğümde ne kadar güzel insanlarla çevrelendiğimi gördüm… Hepsine müteşekkirim ve hayatımdaki varlıklarının ne kıymetli olduğunu bir kez daha görüp, anladım.

Yine de başımın üstündeki o kara bulutları dağıtamıyordum bir türlü.

Gönüllü İşkence

Evde beslenen bir varlığın nasıl da harika bir arkadaş olduğunu bilen,
çok kıymetli bir arkadaşım aradı ve Bülent Ortaçgil’in son albümü “Sen” için hazırladığı “Sen”foni konserine fazla bileti olduğunu, gelirsem kafamı dağıtabileceğimi düşündüğünü söyledi.

Bülent Ortaçgil müziğini sevmem… Melankolik ve hüzünlü hiçbir müziği sevemedim hayatım boyunca. Ama dedik ya “rutini kırmak işe yarıyor” diye. Seve seve kabul ettim bu teklifi. Uzun zamandır görmediğim bir dostu görmek açısından keyifli bir akşamdı… Konseri değerlendirmeye gelince aynı şeyi söyleyemeyeceğim: Sıkıntımı, duygusal buhranımı inanılmaz bir biçimde artırdı.

Konserden çıktığımda Cuma gecesi olmasına rağmen hiçbir şey yapmak istemiyordum. Eve geldim. Boş, nefessiz, yalnız eve… Giderek dibe çöküyordum, Bülent Ortaçgil’i sevmememe rağmen konserine özellikle gittiğimi, zira “kurban rolü” oynamak istediğimin farkına vardım. Ve hemen ardından fark ettiğimse bu gönüllü işkenceyi bir an evvel durdurmam gerektiğiydi…

Mutluluğun anahtarı

Uzunca süren bir meditasyon yaptım… Zihni susturmak iyi gelmişti, en azından uyuyabilecektim. Sabah yeni bir gün başlayacaktı ve ben çok daha iyi hissedecektim. Buna inanmaktan öte bunu bilerek uykuya daldım.

Zihin ve kalbi dengeleyebildiğimizde hayatın ne denli mutluluk verici bir şey olduğunu sabah fark ettim. Bir haftadır hiç iyi hissetmediğim kadar iyi kalkmıştım. Kahvaltı sonrası kitabımı yazmaya kaldığım yerden devam ettim. 4 saat sonra kendimi daha da iyi hissediyordum.

Bir meditasyon seansı daha yaptım. Akabinde de kardeşimin 3 aylık kızı, yeğenim Vivienne Emine Hancı’nın (VivoşMinnoş) ailemize özel sitesindeki fotoğraflara baktım. Henüz Amerika’ya gidip de kucağıma alamadığım bu muhteşem varlığı Allah bağışlasın! Kocaman gözleriyle objektife bakıp gülümsediği sayısız resimde ona kardeşim, kız kardeşim, babam, teyzem, kuzenim ve bazı arkadaşlarım eşlik ediyordu…


Hepsinin hayatını biliyorum, hepsinin sıkıntıları var… Ve Vivienne’in yanında hepsi gözlerinin ta içinden fışkıran gülücüklerle mutlu mesut görünüyordu… VivoşMinnoş fotoğraflardan bana bakıp gülümsüyordu.

VivoşMinnoş’a göbek adını veren, onu yazık ki hiç göremeyecek olan, 4 yıl önce kaybettiğim annemin fotoğraflarına baktım… Sonra Jedi’yın fotoğraflarına baktım. Sonra da aile fertlerimin ve dostlarımın fotoğraflarına… Bu muhteşem varlıklarla kutsanmış hayatımı düşündüm ve ne kadar şanslı olduğumun farkına vardım.

Gelenlerin de gidenlerin de hayatımıza neler kattığını, ta içimde hissedip idrak ettim. Sonra da geçtiğimiz yıl “gelişine” yazdığım aşağıdaki yazım geldi aklıma… Mutluluğun varmayı bekleyeceğimiz bir hedef değil, seçeceğimiz yol olduğunu bir kez daha anladım. Mutluluğu seçebileceğimi bana yeniden hatırlatan güzeller güzeli VivoşMinnoş’uma müteşekkirim.

Mutlu olmayı “seçin” dostlar… O zaman mutlu olmak kolay.



YETER

Yaz...
Tembel bir öğleden hemen sonra...
Püfür efil bir teras, balkon, tepe, deniz kenarı...
Her neyse...

Güneşte gevremişsin mayış mayış,
Gözlerin kapalı bakarken sıcağın sarısına...
Serin, buzlu bir içecek elinde
Chet Baker veya Miles Davis çalıyor...
Rahatsın.

Canını sıkan hiçbir şey yok.
Bir de üstelik mutlusun anasını satayım!
Sağlığın da yerinde keyfin de.

Sonra birden...
Üstadın üflediği
o trompet
bir yerde
getirip
bir yumruk tıkayıverir gırtlağına
durup dururken...

İnanılmaz bir hüzün sarar...
Neredeyse ağlayacak gibisin.

Gözlerini açıp
maviye bakarsın...
hüzün gider.

Hayat böyle bir şey işte,
gelince hüzün
gözünü aç...

Yeter.

21 Nisan 2011 Perşembe

“Kazasız Belasız”


Zor aslında, anlayabiliyorum… Yıllar boyunca bize bir şey öğretiliyor, iyi bir şey yaptığımızı düşünüyor ve buna yürekten inanıyoruz. Sonra birileri çıkıyor başka şeylerden bahsediyor; asıl bu yeni bilgiye yürekten inanmamızın iyi olduğunu söylüyor.


“Kazasız belasız atlatsak şu süreci”
“Kazasız belasız gidin gelin inşallah”
“Kazasız belasız bitse şu ilk yarı…”
“Yeni araban hayırlı olsun, kazasız belasız, güle güle kullan.”

Hepsi de iyi dilekler değil mi?
Hmm… Niyetler iyi, evet… Ama dileklerin ne kadar iyi olup olmadığını merak ediyorum. Gelin beraber bakalım.

Kelimelerin Gücü

Küçükken kelimelerin bir gücü olduğunu hayal ederdim… Her kelime bir anahtardı ve karşınıza bir kilit çıktığında doğru anahtarı bulmak ustalık isterdi. Bazı geceler kendimi o ustalıkta bir sihirbaz gibi ortaçağda hayal ederdim. Ejderhalar, kara şövalyeler, kötü krallarla kelimeleri kullanarak mücadele ederdim. Kim bilir belki bu yüzden yazarlığı seçtim kariyerimin ilk yıllarında…

Hayalini kurduğum gibi olmasa da kelimelerin ne kadar güçlü hayat enstrümanları olduğunu hepimiz biliyoruz. Her bir kelime bir hatırayı canlandırabildiği gibi geleceğe dair zihinsel bir projeksiyona da neden olabiliyor. Üstelik harf ve hecelerin peş peşe gelmesinin yarattığı fonetik etkiler de söz konusu.

Şu kelimeleri -tane tane- okuyun bakalım ne hissedeceksiniz:
Çürük,
Karamsar,
Şeytanî,
Simsiyah,
Korkunç,
Soğuk,
Hüzünlü,
Kanser,
Kalbim kırık,
Ne çirkin,
Beceriksiz,
Karanlık,
Yapayalnız,
Sırtlan,
Kaza,
Sakat,
Ölüm,
Dert,
Bela,
Felaket…

Gerçekten felaket!
İçim sıkıldı yazarken, yemin ederim!
Bunu sizi etkilemek için yapmak, iyi bir fikir gibi gelmişti ama yazarken bu kadar sıkılacağımı düşünmemiştim. Hadi gelin rahatlayalım:
Güzel,
Bebek,
Can,
Dostluk,
aşk,
Sevgili,
Yeni bir gün,
İyimser,
Gülümser,
Mutlu,
Yavru kedi,
Masmavi,
Yemyeşil,
Sımsıcak,
Tatil,
Beraber,
Harika…

Hadise nasıl da değişiverdi değil mi? Bu konuda başka bir şey söylememe sanırım gerek yok.

Arkadaşımın fotoğrafı

Bir arkadaşım yeni aldığı motosikletin resmini paylaşmış Facebook’ta. O resmin altına “Güle güle kullan; hep mutlu, hep keyifli zamanlarda inşallah” yazdım… Arkadaşım cevaben “Kazasız belasız olsun da başka bir şey istemiyorum” yazmış. Sonra onun başka arkadaşları ve kuzeni falan da “iyi dileklerini” bildirmişler… İstisnasız tüm fotoğraf altı yorumlarda “kazasız belasız” dileği söz konusu, HEPSİNDE!

Eh şimdi her bir “kazasız belasız” lafı için -biz farkında olsak da olmasak da- beynimiz bir projeksiyon yapıyor ve zihinde bir kaza bela görseli canlanıyor… Biraz önce okuduğunuz kelimeler siz isteseniz de istemeseniz de canınızı sıktı ya da içinizi rahatlattı. Bunu bilinçli olarak hissetmediniz, kelimelerin gücü bunu size hissettiren çünkü zihin o kelimeyle ilgili projeksiyonu otomatik olarak yapıyor.

Niyetimiz iyi olsa da olumsuz kelimelerle yapılan niyet olumsuz titreşmemize neden olur. Yani bizden çıkıp evrene yayılan enerji dalgasında biz hiç öyle demek istememiş olsak da “kaza bela” düşüncesi vardır.

Korkularımızı iyi niyetlerimizden ayırmanın iyi bir fikir olabileceğini, arkadaşımın bu fotoğrafı ve ona yapılan yorumlar yüzünden paylaşmak istedim. Deneyimle biliyorum ki; dilekler de niyetler kadar olumlu olursa hayatımız hep daha hayırlı bir yönde akıyor. Çünkü hayatımızı inşa eden kelimelerin gücü daima yanımızda... O gücü hayrımıza kullanmak, aklımıza tatsız şeyler getirmekten daha akıllıca olmaz mı sizce de?

Ağzımızdan çıkan kelimelerin olumlu olması çok önemli…
Zira onlarla şekilleniyor hayatımız.
İyi ve mutlu kalın.

Fotoğraf ScooTurk sitesinden alınmıştır.
http://www.scooturk.net/showthread.php?t=62

6 Nisan 2011 Çarşamba

Niyet etsen ne olur?

Ne olur hakikaten? Öncelikle negatif taraftan bakalım, zira seviyoruz her halta o taraftan bakmayı... Ne kaybederiz? İstediğimiz bir şeye sahip olmayı niyet etmenin nesi kötü olabilir? Gerçekten… Bir dakika durun ve düşünün çünkü ben düşündüm ve bulamadım… Belki sizin aklınıza bir şey gelir.


Yok değil mi? Kötü bir olaya neden olmuyoruz, kimsenin canını yakmıyoruz, insanların başına çorap örmüyor, işleri arap saçına çevirmiyoruz… Niyet etmekle hiçbir şey kaybetmeyeceğimizi netleştirdiğimize göre, “Niyet edersek ne olur?” sorusunu kurcalayalım biraz:

2002 yılıydı…

Patronlarını çok sevdiğim, kendi şirketimmiş gibi sahiplendiğim bir ajansta çalışıyordum… Patronlar da sevgi ve takdirlerini esirgemiyordu. Üstelik çok iyi anlaştığım bir art direktörle de ortaktık. Ama söz verilen terfi, bilemediğim sebeplerden dolayı geciktirilmişti… Bir afra bir tafra ayrıldım işten. Kenarda köşede öyle aman aman bir param olmamasına rağmen karar vermiş ve açık denize bırakmıştım kendimi.

İki arkadaşımla ortak bir ajans kurma girişiminde bulunduk ancak işler beklediğimiz gibi gitmedi ve altı ay sonra cebimde iki aylık kira artı biraz harçlıkla dımdızlak ortadaydım. Ufukta tek bir iş bile görünmüyordu. İki aylık kiramı peşin ödedim ve cebimdeki son birkaç lirayla inanılmaz “hesaplı” bir hayat yaşamaya başladım. Günde iki öğün ve genellikle tost yiyordum ama ailem dâhil kimselere bir şey çaktırmıyordum.

10 gün sonra panik başladı…
Ne yapacaktım? Param bitince ne olacaktı? Bir buçuk ay sonra ev sahibi kirayı isteyince ne diyecektim? Ya iş bulamazsam ne yapardım? Onca zaman, bunca emek boşa mı gidecekti? Acaba “free lance” iş mi kovalasaydım? Ajanslardaki tanıdıkları bir daha aramak işe yarar mıydı?
Onlar da bir âlemdi kardeşim!
Hani “yaralı parmağa işemez” diye bir laf vardır ya…
Hiçbirinden fayda gelmezdi!

Bir anda fark ettim: Enerjimi inanılmaz bir hızla düşürüvermiştim. Hemen yerimden kalktım, camı açtım… Mecidiyeköy, Ortaklar Caddesi’nin paralelinde bir sokakta, şehrin göbeğinde oturmama rağmen, pencerem şahane bir parka bakıyordu. Serin Ekim havasını tüm gücümle içime çektim… Birkaç defa. Sakinleştirdim kendimi ve kocaman gülümsedim. Kendi kendime dedim ki: “Ölmeyeceksin ya!.. En kısa sürede seni rahatlatacak bir durum çıkmak üzere seni bekliyor… Ve hemen ardından işin hazır, merak etme!”

Bu kadar kesin ve net… Rasyonel bakış açısıyla övünmeye bayılan sol beynim, bir taraftan saçmaladığımı söylese de onu susturup gülümsedim. Koşulsuz teslimiyet ve güvenden gelen bir rahatlık hâkimdi her şeyime. Nasıl olduğunu bilemesem de endişe, stres ve panik gitmişti.

Yapacak işim yoktu…

Param olmadığından dışarıda saatler de geçiremezdim… Bu durumun uzun zamandır toplanmayı bekleyen çalışma masamı ve dolaplarımı elden geçirmek için harika bir fırsat olduğunu fark ettim. Ertesi sabah kalkar kalkmaz kahvemi yaptım, internete girdim ve gazeteleri okudum… Faturasını henüz ödeyemediğim için, internetim yakında kesilecekti muhtemelen. “Kesilmeyecek” dedi içimdeki o rahat herif... O aralar büyük zevkle dinlediğim müzik türü “Psychedelic Trance” idi. Türün en iyi temsilcilerinden biri olan Astral Projection’un “Dancing Galaxy” albümünü koydum ve sesi kökleyip bir sürü kâğıdın/belgenin arasına attım kendimi…

Bir-iki saat geçmişti ki çekmecelerden birinde kapalı bir zarf buldum… Zarfın üstündeki logo; daha önce “free lance” tur operatörlüğü yaptığım bir turizm şirketine aitti. Üniversite yıllarında da reklâm sektöründe çalışıyordum ve bayramlarda dünyayı dolaşmak için bulduğum harika bir yoldu tur operatörlüğü. Birçok ülkeyi üstüne para kazanarak görmüş, birçok insanla tanışmış yepyeni kültürleri içinde yaşayarak tanımıştım. Uzun yıllar sürdürdüğüm bu yarı zamanlı iş sayesinde Mısır’ın ve İtalya’nın çok büyük bir bölümünü görme şansı bulmuştum.

Uzatmayayım… O zarfın üstünde o tanıdık logoyu gördüğüm anda içinde ne olduğunu biliyordum! Yine de zarfı kaldırıp ışığa tuttum ve içindeki ince dikdörtgen karaltıyı gördüm… Kalbim çarpmıyor, zıplıyordu. Çünkü dikdörtgenler Türk Lirası olamayacak kadar inceydi, bildiğin dolardı bunlar yahu! Ama kaç dolardı acaba?

Zarfı açsana be adam!
Haklısınız… Ben de aynen öyle yaptım. Zarfın içinden kim bilir hangi turun alışverişlerinden payıma düşen komisyon olarak tam 600 dolar vardı… O dönemki kiramın iki katından biraz daha az Türk Lirası’na tekabül ediyordu bu para. Dedim ki: “Oluyor!.. Aman Allah’ım, gerçekten oluyor!”

Ne kadar rahatladığımı ve üstümdeki “zaman daralıyor” baskısının nasıl da ortadan kalktığını tahmin edersiniz… Sadece 10 gün sonra art direktör bir arkadaşım aradı: Uluslar arası bir network ajansının ekip aradığını, ama eleman ilanı çıkmadıklarını ve tanıdıkları birileriyle çalışmak istediklerini, daha önce o ajansla çok iyi ilişkileri olduğu için kendisine teklif sunduklarını ve kendisiyle ekip olarak çalışmayı kabul edersem çok mutlu olacağını söyledi. İşte, iş de gelmişti!

“Şüphesiz bir niyet” vee… Voilà!

İçinde şüphe barındırmayan kesin ve net bir niyetin ne kadar çabuk gerçekleştiğini ilk fark edişimdi bu… Bunu bilinçsiz yaptığım için sol beyin olayı anlamlandırmaya, bir dahaki sefere neyi nasıl yapacağını hatırlamaya çalışıyordu… Çok sonra anladım ki bunu yapmanın tek yolu güçlü bir niyeti yollayıp, elindeki işe odaklanmaktı!

Gelelim 2011’e…

Bir hafta evvel üşüdüğümü fark etmeme rağmen tedbir almayarak muazzam bir akıllılık örneği gösterince, akşam on civarı şifayı kaptığımı anladım… Dökülüyordum, yorgan ve iki battaniye altına attım kendimi çünkü zangır zangır titriyordum…

Yorgana, battaniyelere ve kat kat giydiğim “sweat-shirt”lere rağmen titrememi engelleyemiyordum. Gerçekten hayatî bir durum olmadıkça ilaç almanın bize faydadan çok zarar verdiğine inanırım ben ama bu hayati bir durum gibi geliyordu bana ve o sırada -bırakın nöbetçi eczane aramayı- kafamı kaldıracak halim yoktu!

Hadi bi' daha!
Birini mi arasaydım? Yakındaki bir arkadaşımdan ilaç mı isteseydim? Ya gecenin ilerleyen saatlerinde daha da fenalaşırsam, o zaman ne yapacaktım? Ah salak kafa, evde her ihtimale karşı ilaç bulundursana! Üşürken oradan kalkmayanda kabahat… Ulan, bu üşütme değil de zehirlenme olmasın sakın?!

Sonra içerdeki o sakin herif “Bir müsaade et” dedi yine, “bir sakin ol da bir şey söyleyeceğim, dinle bak.” Dinlemeye başladım, benim ağzımdan konuştu: “Bir gün içinde, ilaç almadan, sadece dinlenerek ve dikkatli beslenerek iyileşiyorum.” Ve akabinde kendimi şifalı uykulara bıraktım. Salı öğlen 12’de kafamı kaldırabildiğimde çok daha iyi hissediyordum.

Sıvılaştırılmış meyve, çorba ve lifli zeytinyağlılar yedim sadece ve bütün gün yattım… Akşam da portakala-kiviye verip kendimi yatmadan önce de limonla balı sıcak suya katıp fondipledim. Sadece iki köpürücü (effervescent) aspirin ve bir adet Solgar Multivitamin 2000 takviyesi haricinde ilaç da almadım. Niyeti bildirmemden itibaren geçen yaklaşık 32 saatin de 22’sini uyuyarak geçirdim.

Aynen söylediğim gibi, neredeyse bir gün içinde, sadece dinlenerek ve dikkatli beslenerek, ilaç almadan iyileştim ve Çarşamba sabah erkenden cillop gibi kalktım…

Sözün özü sevgili dostlar, güçlü bir niyetin ardından şüphesiz bir güvenle konuyu kafanızda taşımayı bırakabilirseniz, gerisi kolay…

Demek ki “Niyet etsen ne olur”muş?
Niyetin gerçek olurmuş…
O yüzden saf, güçlü ve temiz niyetlerinize güvenmekten asla vazgeçmeyin!


Fotoğraflar: http://www.gettyimages.com/

5 Mart 2011 Cumartesi

"Sade"ye Müsaade!


Yegâne kıymetin, tüketime ilgin!

Ondandır Sevgililer Günü’nden 3 gün önce 5 kuruşa aldığın çiçeğin 14 Şubat’ta 10 lira olması !


Aslında hiç ihtiyacımız olmayan ya da evimizde çoktan bulunan bir cihazın son modelini illa alın diyen reklâmlar da tüketime ilgimizi kaşıyor zaten. Ya da bütün bankaların birbirinden cazip fırsatlarla krediler açıp aslında sahip olmadığımız paracıkları sanki bizimmiş gibi kullanalım diye vermeleri de tüketime ilgimizden kaynaklanıyor. BİZİM İLGİMİZDEN!

Son 50 yıldır tüketim toplumuyuz ve artarak devam eden bu tüketim, bir çılgınlığa dönüşmüş durumda: Televizyonu, arabayı, evi, tatili, tabağı-çanağı, cam biblodan tuvalet kâğıdına, bebek giysilerinden çocuğun okuluna kadar her şeyi cebimizde olmayan parayla ödeyip alıyoruz.

İhtiyaçlar neyse de, bir de ne diye aldığımızı bilmediğimiz, bir kere giyip/kullanıp kenara koyduğumuz, kimisinin ambalajını bile açmadığımız ıvır zıvır neyin nesi oluyor ki?! Neden alıyoruz onca şeyi? Nedir eksik olan hayatta? Düşünmeden, kim bilir hangi reklâm, tanıtım, satış elemanı veya pazarlamacı tarafından, kim bilir ne zaman kafamıza yerleştirilmiş irrasyonel dürtülerle alıp da evimize, ofisimize doldurduğumuz o, aslında ihtiyaç duyulmayan çer-çöple ne yapmaya çalışıyoruz?

Ne yapmaya çalıştığımızı bilmiyorum ama gerçekte ne yaptığımız ortada:
Hayatımızı kendimizden çalıyoruz!

Yaşam enerjimizin dolaşım alanını kısıtlayan, yeni şeyleri görmekten ve hayatımıza yenilikleri çekmekten bizi alıkoyan enerji çatlaklarıyla dolduruyoruz hayatımızı. Tüketim çılgınlığı (bilinçsizce tüketim açlığını doyurma telâşı) sadece bizi düzenin kölesi yapmıyor; aynı zamanda evimizi de “atmaya kıyamadığımız” bir sürü kullanılmayan, gereksiz nesneyle doldurmamıza neden oluyor.

Yakın bir arkadaşımın en büyük derdi, yeni bir eve taşınırken yüzlerce çift ayakkabısını yeni evde nereye koyacağıydı mesela… Çünkü eski ev daha büyüktü ve sadece ayakkabılara ait bir oda vardı! Öyle çok ki ayakkabıları; bu arkadaşımın her gün farklı bir ayakkabı giydiğini varsaysak, ilk giydiği ayakkabıyı yeniden giymesi için birkaç sene geçmesi gerekir!


Kendi hayatınıza da baksanıza bir; nelerle dolu? Evde, arabada, gardıropta kullanmadığınız neler var? Bir listelemeye ne dersiniz? Sizi şimdiden temin ederim ki o listeye baktığınızda gerçekten şaşıracaksınız!

İşte gerçek kıymetinizi bulmanın yolları:

Bahsettiğim o listeyi yapın… Fazlalık olduğunu düşündüğünüz her şeyi ama HER ŞEYİ, hiç gözlerinin yaşına bakmadan, acımadan fırlatın atın! Daha iyisi ihtiyacı olanlara verin/gönderin.

İnanın bana; o ihtiyaç fazlası eşyaları, giysileri evden çıkarmak üzere paketleyip kolilediğiniz anda başlayacak rahatlama… Ve neredeyse hiç beklemeden göreceksiniz ki; işinizden özel hayatınıza her alanda yenilikler kapınızı çalmaya başlayacak, hayatınız yoluna girip o yolda rahatça akmaya başlayacak.

Biliyorum, saçma geliyor… Ama koçluk hizmeti alırken bir parti, eğitime başladığımdaysa daha büyük bir parti “çöp”ten kurtulduğumda önümde açılan kapıları ben biliyorum. Sizin de önünüzde dilediğiniz kapılar açılsın istiyorum.

Bir kişisel koç olarak bu yazılardan ancak bu kadarını tavsiye edebiliyorum. Neyi, ne zaman, nerede, nasıl yapacağınıza ve yeni hedeflerinizi belirlemeye karar vermek için bir koçla çalışın… Kısa dönemde size sağladığı faydalara inanamayacaksınız. Ve bir koçla çalışmaya karar verdiğiniz o güne samimiyetle şükredeceksiniz.

Yeni fırsatlar, yeni kazançlar, daha enerjik ve mutlu bir hayat sizin duvar gibi gördüğünüz kapıların ardında sizi bekliyor. “Yapamam” mı diyorsunuz?
Elbette yapabilirsiniz, sadeleşin yeter!

21 Şubat 2011 Pazartesi

ELBETTE YAPABİLİRSİN!


Photo by "I AM MINE" - http://www.flickr.com/photos/cmt/30521296/
 Bundan 3 yıl önceydi… Annemi kaybedeli bir yıl olmuştu. Krize doğru yuvarlanan dünyada benim de işlerim pek iyi gitmiyor, bu da beni gerçekten kızdırıyordu. Etrafımdaki herkes her işi yanlış yapıyor, peşlerini toplamak ya da onların yanlışlarından doğan sonuçlara katlanmak bana düşüyordu. Allah kahretsin! Gerçekten kızgındım; ortaklarıma, babama, futbol oynadığım arkadaşlarıma… Hatta hayata! Hayata kızıyordum…

Şimdi o günlere baktığımda, tüm tecrübe ettiklerime içtenlikle müteşekkir olduğumu söylemeliyim…

Neyse, kısaca “Sıkıntılı bir dönemimdi” diyebiliriz… Çok sevdiğim bir arkadaşım, sağ olsun hep beni sosyal anlamda meşgul tutacak bir şeyler buluyordu. O olmasa evde televizyon karşısında hiçbir işe yaramayan, verimsizlik abidesi saatler geçirebilirdim.

Bir akşam evli arkadaşlarına giderken beni de davet etti. Eve girer girmez mutlu bir yere geldiğimi hissettim. Evin içindeki huzur neredeyse tutulacak kadar yoğundu. Çok güzel ağırlandık. Uzun zamandır içinde bulunmadığım kadar hoş bir sohbet ortamındaydım.

Eski arkadaş olan kızlar kendi aralarında konuşmaya başladıklarında yeni tanışan iki erkek baş başa kaldık… Böyle durumlarda konuşma başlatmanın çok incelikli bir sanat olduğuna inanırım. Geyik yapmamak, iki dakika sonra ne diyeceğini bilmeden birbirine bakmana neden olacak ipsiz sapsız bir şey söylememek önemlidir… Serdar bu işi harika yapıyordu ve sohbetin akışı içinde ne iş yaptığımıza geldi konu. Serdar, yaşam koçuydu.

“N’apıyorsunuz?.. Sabah koşuları falan mı?..” yavan esprisini yapıp sırıttığımı hatırlıyorum. Serdar alayı duymazlıktan geldi ve anlatmaya başladı:
“Öncelikle yanlış anlaşılma ihtimalini ortadan kaldıralım…
Koçluk; Terapi değildir, eğitim, felsefe ya da akıl yürütmek de değildir. İnanç, mentorluk veya psikolojik danışmanlık hiç değildir.”

“İnan bana anladım” deyip, hazır cevaplığım ve alaycılığımla gurur duyarak pis pis sırıttım. O da gülümsedi ve devam etti; “Koçluk, duygu değişimini farkındalıkla başartan, hayalleri hedeflere dönüştüren; duygu, düşünce ve davranış bütünlüğü getiren bir süreçtir: Başlangıcı, ortası ve ölçülebilir sonuçları vardır.”

“Ölçülebilir sonuçlar mı? Cidden mi?” diye çomakladım… “Elbette" dedi, "Danışanın belirlediği hedefin ölçülebilir olmasını sağlayacak metotlarımız var. Bu yüzden, dünyanın neredeyse tüm büyük şirketleri kurumsal koçluktan faydalanırlar.

Koçluğun tanımına dönecek olursak; “taşımak” anlamına gelen İngilizce “Coach” fiilinden geliyor. Yani koç, kişileri ya da kurumları bir noktadan diğerine taşıyandır. Danışanların (yani koçluk alanların), kendi kendilerinden ilham almalarını ve hedeflerine ulaşmalarını kolaylaştırır.” dedi.

Önyargılarım “NE SAÇMA!” diye haykırıyordu; “Ben pekâlâ tanımadığım bir adamın yardımına ihtiyaç duymadan da kendimden ilham alabilirdim! Bir de üstüne benim kendi hedeflerime ulaşmak için beni hiç tanımayan bu adamın, üstelik bir de para vererek, beni benden daha iyi okuyacağına güvenecektim, öyle mi? Peh !”

Bu düşüncelerimi lisan-ı münasiple söylediğimde Serdar gülümsedi ve “Belki de güven konusu üzerinde çalışman gerekir” dedi. Bir şeyler geveleyecek oldum ama O, hemen konuya döndü; “Koçluk sadece ve sadece güven üstüne kurulur. Eğer danışan ve koç arasında mutlak bir güven olmazsa ya da basitçe kimya uyuşmazsa koçluk mümkün değildir.” dedi. Ben bunları kafamda çevirirken O, uluslar arası sertifikaya sahip bir koçun birçok kez sınava tabi tutulduğundan ve ciddi şekilde performans takibinin yapıldığından bahsediyordu.

“Bir basketbol takımının koçunu düşün” dedi, “Basketi o atmaz, pas da vermez, ribaunt almakla hiç ilgisi yoktur, faul atışlarında da katkısı beklenmez… Ama o takımı ‘o takım’ yapan koçtur.”

Bu metafor da mantıklıydı... “Peki ne anlatıyorsun müşterilerine?!” dedim…
“Bir kere onlar müşteri değil, ‘danışan’lar” diye girdi söze, hemen kestim ve “Ama para alıyorsun sonuçta” diye üsteledim. “Elbette alıyorum” dedi “çünkü işlerine yarıyorum ve hedeflerine ulaşmalarında onlara destek oluyorum. Bunu da ciddi zaman, mesai ve para harcadığım koçluk eğitimi sayesinde yapıyorum. Üstelik bu eğitim ömür boyu sürüyor her gün kendime daha fazlasını katmak için okuyor, seminerlere katılıyor ve yeni teknikler öğrenmek için eğitimler alıyorum. Çünkü biliyorum ki; kendime kattığım her yeni bilgi danışanlarımın hedeflerine ulaşmaları yolunda, onlara daha fazla destek demek ve elbette böylesi bir hizmetin bir bedeli olmalı, değil mi?”
“Tamam, anlıyor ve hak veriyorum ama…” dedim, “onlara ‘müşteri’ demenin nesi yanlış?”
“Yanlış bir şey yok” dedi, “Sadece, onlar müşteri değiller!” yine gülümsedi ve açıkladı “‘Ne olursa olsun parasını verdiği sürece ben koçluk yaparım’ diye bir şey yok! Danışanın yapması gereken ödevleri var, onları yapmıyorsa koçun hiçbir faydası olamaz. Sırf bu sebepten 3. haftasında vedalaştığım birçok danışanım oldu.”

Bir açığını bulmak için canla başla çalışıyordum ama her konuda rasyonel ve ikna edici bir cevap geliyordu…
“Ne yani?” dedim, “Kişi koç ya da psikolog olmadan problemlerini çözemez mi?”
“Hadiseyi, gerçekte olduğu biçiminden hayli farklı şekilde değerlendiriyorsun” dedi.
“Öncelikle psikolog, mentor ya da danışman olmadığımızı söylediğimi hatırlatayım, sonra da şunun altını çizeyim: Biz problem de çözmüyoruz.”

Bu kısma döneceğim ama hemen o anda hayran kaldığım bir iletişim becerisine dikkatinizi çekmek istiyorum: Serdar –çok açıkça yanılıyor olmama rağmen, “Hadiseyi yanlış değerlendiriyorsun” demedi… “Yanılıyorsun” da demedi…  “Hadiseyi, gerçekte olduğu biçiminden hayli farklı şekilde değerlendiriyorsun” dedi. Yanıldığımı veya yanlış değerlendirdiğimi söyleseydi egomun ayağına basabilirdi ama basmadı ve böylece beni sohbetin içinde tuttu.

Yine etkilenmiştim. Önyargılarım realitenin duvarlarına çarpa çarpa dağılıyor, ilgim giderek artıyordu, “Problem çözmüyorsunuz da ne yapıyorsunuz peki?” dedim. “Problemler genellikle geçmişten kaynaklanır. Neden öyle oldu? Neden böyle oldu? Ne yapsaydık farklı olurdu? vb sorular koçluğun ilgi alanında değil, çünkü geçmiş koçluğu ilgilendirmiyor. Biz geçmişe, çok mecbursak ve sadece danışanla ilgili bilgi sahibi olmak için bakarız… Koçluğun asıl ilgi alanı gelecektir ve amaç danışanın o gelecekte, kendi belirleyeceği hedeflere ulaşmasıdır.” dedi.

İkna olmuştum… Ve işte bu sohbet sayesinde, kendi yolculuğuma çıkma, hedeflerimi belirleme ve onları gerçekleştirmek için stratejimi kurup harekete geçme fırsatını buldum. O çok kıymetli gecenin akabinde geçirdiğim 3 yılda yaşadığım tüm tecrübelere müteşekkirim çünkü bu olağanüstü öğrenme ve deneyim sürecinin sonunda, hayatım kökten değişti. Şimdi ben de bir yaşam koçuyum. Hayatlarının hedeflerini saptama ve onlara ulaşma konusunda kararlı insanlara, kendi seçtikleri bu yolculukta yoldaşlık yapmak gibi harika bir işim var: Sürekli öğrendiğim, birlikte çalıştığım insanla birlikte kazandığım, mutlu edip mutlu olduğum bir iş…

Ben, bana mutluluk, huzur ve güven veren bu hayata bir koç sayesinde ulaştım ve tanıdığım başka koçlar sayesinde hedeflerimi büyütme cesaretine sahip oldum… Siz de kendinizi, kendi hedeflerinize ulaşmanın harikalığını yaşamaya hazır hissediyorsanız, bir yaşam koçuyla tanışmanızın zamanı gelmiş demektir. Dilediğiniz tüm hedeflere tam da dilediğiniz anda ulaşmak için çalışmaya başlamanın tam zamanıdır! Dikkatle dinleyin, duyacaksınız… İçinizdeki ses hedefleriniz konusunda size daima aynı şeyi söylüyor: ELBETTE YAPABİLİRSİN, İSTE YETER!

11 Şubat 2011 Cuma

KUŞKULU BİR AŞK HİKAYESİ


Karnım acıkmıştı… Doğrusunu isterseniz kıvranıyordum da denilebilir. Kaç gündür ağzıma tek lokma bir şey koymamıştım ve donuyordum… Muhtemelen yaşanan en sert kışlardan biri hallaç pamuğu gibi atıyordu tüm şehri. Açlık bir tarafa, kelimenin tam anlamıyla donmak üzereydim ve karla kaplı şehrin ıssız sokaklarını arşınlamaktan ne bacağımda ne belimde derman kalmamıştı.


Şehrin kalburüstü mahallelerinden birinde bulunan büyük siteye bir yolunu bulup güvenliği atlatarak girmiştim. Ara sokaklarda ısınabileceğim bir yer arıyordum… Kimse yoktu, yapayalnızdım… Açlıktan olsa gerek, başım deniz kenarındaki lunaparkta dönen “Balerin” gibiydi! İnmek istiyordum ama Balerin durmuyordu… Ne kadar çabalasam da ayakta duracak gücü bulmam mümkün olmadı. Tökezleyip düştüm…


Yer buz gibiydi ama şaşılacak derecede hızlı bir şekilde sıcacık ve konforlu hissetmeye başlamıştım… Muhtemelen suratımda anlamsız bir sırıtmayla ölmek üzereydim. “Tanrım” dedim “yalvarırım bu salak ifadeyle ölmeme izin verme!” Gözlerim kararırken aklımdan geçen son şey annem oldu… Neredeydi acaba, bilmiyordum… Kim bilir belki… Belki de ölmüştü. Ne kadar zaman olmuştu görmeyeli? Annemi, doğduğum sokağı, arkadaşlarımı… Gerisi, karanlık.

“Lbrojskya tonor de duvaviç?”

Tonlaması soruyu andıran bu cümleyi asla unutmayacağım… Anlamını hâlâ bilmiyorum ama öldüğümü sandığım o soğuk sokaktan sonra gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey olan o muhteşem gözlerin sahibi, güzeller güzeli kızın söylediği ilk şey buydu. “İlk bakışta”sını geçiniz, aşka inandığım söylenemez… Ama işte orada kızla karşı karşıyaydım ve tek kelimeyle vurulmuştum!

 

Gerçekten aptal gibi kıza bakakalmışken daha da beterini yapmayı başardım ve “Çok açım…” dedim. Kız neredeyse öpecek gibi üstüme eğilip eliyle yanağımı okşadı, gülümsedi ve kalkıp gözden kayboldu. Nereye geldiğimi, bu kızın kim olduğunu ve hatta evinin nasıl bir yer olduğunu delicesine merak ediyordum! Kızın peşinden gitmek, onu hiç yalnız bırakmamak istiyordum. Ama o fişek gibi gözler zihnime, kalbime ve ruhuma yaptığını bedenime yapamamış, onu da ateşleyememişti yazık ki. Üstümden kamyon geçmiş gibi hissediyordum. Kız beni nasıl içeri almıştı bilmiyorum ama yumuşacık bir battaniye beni sıcacık tutuyordu. Açlığıma rağmen yeniden uykuya dalmaya engel olamadım…

Uyandığımda her yer karanlıktı… Önce gerçekten çok korktum; yine yalnız, yine çaresiz, yine bedbaht kaldım sandım. Ama sonra yumuşak battaniyeyi tüm vücudumla hissedince rahatladım, hala evimde, güvendeydim.

Evim mi dedim?! Tuhaf… Doğru düzgün bir evin olmayınca ilk evi kendi evin gibi benimseyebiliyormuşsun demek ki. Peki karnım da doyacak mıydı acaba bu “evim” gibi hissettiğim mekânda? Gerindim, uyumak harika gelmişti. Etrafa bakınıyordum ki; yattığım yerin başucundaki tabağa ilişti gözüm. Benim için yiyecek bir şeyler bırakmıştı güzellik abidesi ev sahibem. Beni uyandırmamış, kim bilir, belki de yatıp uyumuştu… Ne düşünceliydi ya Rabb’im! Kurt gibi saldırdım yemeklere.

Futbol Maçı

Karnım doyar doymaz yine uykum geldi… Gerçekten zor zamanlar geçirmiştim ve vücut sınırsız bir dinlenme ihtiyacındaydı, o muhteşem battaniyeye uzandım... Gözlerim tam kapanıyordu ki içeriden inanılmaz bir gürültü koptu… Belli kalabalık bir ekip futbol maçı izliyordu. Uykum vardı ama bu kez ağır basan merakımı gidermeyi deneyecek kadar gücüm de vardı.


Odanın kapısını araladım, küçük tedirgin adımlarla salona doğru ilerledim. Yanılmamıştım dev gibi 2 herif, aşkım ve bir başka kız TV’de futbol izliyorlardı… Ve ne yazık ki aşkım o hayvan gibi heriflerden biriyle fazla samimiydi. Ve harbiden çok sinir oldum! O sırada başka bir kurt düştü içime: “Kuşku inancı başından savar” derler ya, bir anda bu aşkın karşılıklı olduğuna dair inancım sarsılıverdi… Benim ona çarpıldığım gibi bana çarpılmamış olabilirdi. Sizi bilemem ama, o bir çift göz bana sevgiyle bakmazsa bu benim için hayatı katlanılmaz yapmaya yeterdi.

“Çabuk sahiplendiğimi” söyleyebilirsiniz ve belki de haklısınız ama gerçekten elimden gelse, sevdiğimin belini saran kalas gibi kola sahip bu herifin ağzını yüzünü paralamaktan büyük keyif alabilirdim. Ancak problem bana göre fazla iri olmasıydı… Şimdilik uslu durmaya karar verdim.

Kuşkular dağılsın!

Benim aklımdan bunlar geçerken; dev gibi herifler ve kızlar bana acayip tezahüratlarla sevgi gösterisinde bulunmaya başladılar…
- “Lukujubra toki nerrim!..”
- “Lovyiki doncri lodok…”
- Zjyutskivra glibokam torodet!
- Haa haa hahahahahaha!”

Ben de sizin gibi hiçbir halt anlamamıştım!.. Çok açık bir biçimde bana hitaben bağıra çağıra ve tuhaf sesler çıkararak, anlamadığım şeyler söyleyip kahkahalarla gülen insanlar tarafından bir eve kapatılmıştım. Birden bire panik atak başladı... Kurtulmalıydım buradan! Derhal kapıları kontrol etmeye başladım… Delirmiş gibiydim. Hepsi şaşkınlıkla beni izliyorlardı... Birden aradığımı buldum: Kapılardan bir tanesi diğerlerinden farklıydı, muhtemelen dışarı açılan kapı buydu ancak tuhaf olan; bu kapıyı açmak için ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. Daha önce gördüğüm kapılara benzemiyordu. “Bu evlerin içi böyleymiş demek ki” diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Yine de en kısa zamanda buradan sıvışma isteğiyle yanıp tutuşuyordum… O sırada hayatımın ilk ve tek aşkı gözlerimin ta içine baktı, birden sakinleştim... Gülümseyerek koltukta yanındaki boşluğa davetkâr bir şekilde “pat pat” vurdu. Sokakta bulduğu ve kaçacak kadar tedirgin olmuş bir yabancıya bu kadar tatlı, huzur veren, samimi ve içten bir daveti kim yapabilirdi ki?.. Belki bir melek! Beni donmaktan ya da açlıktan ölmek üzereyken kurtaran bu kadın melek miydi bilemem ama bir melaike olduğu kesin! Ne yapabilirdim ki, elbette yanına gidip oturacaktım… Peki bu herif n'olacaktı?!

İti an, çomağı hazırla!.. Tam ne yapacağımı düşünürken, öküz kızın yanından kalktı. Önündeki şişeleri tek eliyle topladı, yanımdan geçerken boştaki eliyle başımı karıştırır gibi okşadı… Ne len bu! Sanki küçük yeğeninin başını okşuyor… Tiksinmiştim heriften! Kafayı hızlıca çekip hıyarın pis ellerinden kurtardım kendimi. Arkadaşları hep bir ağızdan “OOOOOOOO!! NULAK JOYNSKE TUAALOO!” diye bağırıp gülüştüler yine… Anlayamadığım bu sözlere, pis ellerini bana sürme cüretini gösteren öküz de gülüyordu…

Delleniyorum ve durum açıklığa kavuşuyor

“N’OLUYO LAAAAN!.. NECE KONUŞUYOSUNUZ, NE DİYOSUNUZ?!” diye bağırdım sesim yettiğince. Yemin ediyorum odaya uzaylı ışınlanmış gibi oldu… Bir an için hepsi sessizleştiler! Süt dökmüş kedi gibiydi hepsi! Ama… Ama sonra birbirlerine bakıp yine gülmeye başladılar… GERİ ZEKÂLILAR!

Güzel gözlüm hariç… Yüzünde sıcacık bir gülümsemeyle yerinden kaktı, yanıma kadar geldi, başımı okşadı (o denyo gibi değil, sevgiyle okşadı), kucağına aldı beni ve yine gözlerimin içine baktı… Burnuma dokundu ve bütün yüzüyle gülümseyip, yumuşacık sesiyle konuştu:
“Aah aşkım benim sinirlenir miymiş kendisine gülünmesine?..”

Sonra da yanağımdan öptü. Sevdiğim kadın nihayet anladığım dilde konuşuyordu, üstelik bana aşkım diye hitap ediyordu… Büyük bir keyifle mırıldanarak cevap verdim: “Miyaaoouw”...

Sonra da söz verdim kendime: Onu hayatım boyunca sevicem...


Kuzen Sinan'a yaptığı şakayla verdiği ilham için teşekkürler. :)
2. Fotoğraf: Kişisel Arşiv (Göksu Evleri'nde Kar)
3 ve 4. fotoğraflar: http://www.gettyimages.com/
5. Fotoğraf: Kişisel Arşiv (Jedi)