21 Şubat 2011 Pazartesi

ELBETTE YAPABİLİRSİN!


Photo by "I AM MINE" - http://www.flickr.com/photos/cmt/30521296/
 Bundan 3 yıl önceydi… Annemi kaybedeli bir yıl olmuştu. Krize doğru yuvarlanan dünyada benim de işlerim pek iyi gitmiyor, bu da beni gerçekten kızdırıyordu. Etrafımdaki herkes her işi yanlış yapıyor, peşlerini toplamak ya da onların yanlışlarından doğan sonuçlara katlanmak bana düşüyordu. Allah kahretsin! Gerçekten kızgındım; ortaklarıma, babama, futbol oynadığım arkadaşlarıma… Hatta hayata! Hayata kızıyordum…

Şimdi o günlere baktığımda, tüm tecrübe ettiklerime içtenlikle müteşekkir olduğumu söylemeliyim…

Neyse, kısaca “Sıkıntılı bir dönemimdi” diyebiliriz… Çok sevdiğim bir arkadaşım, sağ olsun hep beni sosyal anlamda meşgul tutacak bir şeyler buluyordu. O olmasa evde televizyon karşısında hiçbir işe yaramayan, verimsizlik abidesi saatler geçirebilirdim.

Bir akşam evli arkadaşlarına giderken beni de davet etti. Eve girer girmez mutlu bir yere geldiğimi hissettim. Evin içindeki huzur neredeyse tutulacak kadar yoğundu. Çok güzel ağırlandık. Uzun zamandır içinde bulunmadığım kadar hoş bir sohbet ortamındaydım.

Eski arkadaş olan kızlar kendi aralarında konuşmaya başladıklarında yeni tanışan iki erkek baş başa kaldık… Böyle durumlarda konuşma başlatmanın çok incelikli bir sanat olduğuna inanırım. Geyik yapmamak, iki dakika sonra ne diyeceğini bilmeden birbirine bakmana neden olacak ipsiz sapsız bir şey söylememek önemlidir… Serdar bu işi harika yapıyordu ve sohbetin akışı içinde ne iş yaptığımıza geldi konu. Serdar, yaşam koçuydu.

“N’apıyorsunuz?.. Sabah koşuları falan mı?..” yavan esprisini yapıp sırıttığımı hatırlıyorum. Serdar alayı duymazlıktan geldi ve anlatmaya başladı:
“Öncelikle yanlış anlaşılma ihtimalini ortadan kaldıralım…
Koçluk; Terapi değildir, eğitim, felsefe ya da akıl yürütmek de değildir. İnanç, mentorluk veya psikolojik danışmanlık hiç değildir.”

“İnan bana anladım” deyip, hazır cevaplığım ve alaycılığımla gurur duyarak pis pis sırıttım. O da gülümsedi ve devam etti; “Koçluk, duygu değişimini farkındalıkla başartan, hayalleri hedeflere dönüştüren; duygu, düşünce ve davranış bütünlüğü getiren bir süreçtir: Başlangıcı, ortası ve ölçülebilir sonuçları vardır.”

“Ölçülebilir sonuçlar mı? Cidden mi?” diye çomakladım… “Elbette" dedi, "Danışanın belirlediği hedefin ölçülebilir olmasını sağlayacak metotlarımız var. Bu yüzden, dünyanın neredeyse tüm büyük şirketleri kurumsal koçluktan faydalanırlar.

Koçluğun tanımına dönecek olursak; “taşımak” anlamına gelen İngilizce “Coach” fiilinden geliyor. Yani koç, kişileri ya da kurumları bir noktadan diğerine taşıyandır. Danışanların (yani koçluk alanların), kendi kendilerinden ilham almalarını ve hedeflerine ulaşmalarını kolaylaştırır.” dedi.

Önyargılarım “NE SAÇMA!” diye haykırıyordu; “Ben pekâlâ tanımadığım bir adamın yardımına ihtiyaç duymadan da kendimden ilham alabilirdim! Bir de üstüne benim kendi hedeflerime ulaşmak için beni hiç tanımayan bu adamın, üstelik bir de para vererek, beni benden daha iyi okuyacağına güvenecektim, öyle mi? Peh !”

Bu düşüncelerimi lisan-ı münasiple söylediğimde Serdar gülümsedi ve “Belki de güven konusu üzerinde çalışman gerekir” dedi. Bir şeyler geveleyecek oldum ama O, hemen konuya döndü; “Koçluk sadece ve sadece güven üstüne kurulur. Eğer danışan ve koç arasında mutlak bir güven olmazsa ya da basitçe kimya uyuşmazsa koçluk mümkün değildir.” dedi. Ben bunları kafamda çevirirken O, uluslar arası sertifikaya sahip bir koçun birçok kez sınava tabi tutulduğundan ve ciddi şekilde performans takibinin yapıldığından bahsediyordu.

“Bir basketbol takımının koçunu düşün” dedi, “Basketi o atmaz, pas da vermez, ribaunt almakla hiç ilgisi yoktur, faul atışlarında da katkısı beklenmez… Ama o takımı ‘o takım’ yapan koçtur.”

Bu metafor da mantıklıydı... “Peki ne anlatıyorsun müşterilerine?!” dedim…
“Bir kere onlar müşteri değil, ‘danışan’lar” diye girdi söze, hemen kestim ve “Ama para alıyorsun sonuçta” diye üsteledim. “Elbette alıyorum” dedi “çünkü işlerine yarıyorum ve hedeflerine ulaşmalarında onlara destek oluyorum. Bunu da ciddi zaman, mesai ve para harcadığım koçluk eğitimi sayesinde yapıyorum. Üstelik bu eğitim ömür boyu sürüyor her gün kendime daha fazlasını katmak için okuyor, seminerlere katılıyor ve yeni teknikler öğrenmek için eğitimler alıyorum. Çünkü biliyorum ki; kendime kattığım her yeni bilgi danışanlarımın hedeflerine ulaşmaları yolunda, onlara daha fazla destek demek ve elbette böylesi bir hizmetin bir bedeli olmalı, değil mi?”
“Tamam, anlıyor ve hak veriyorum ama…” dedim, “onlara ‘müşteri’ demenin nesi yanlış?”
“Yanlış bir şey yok” dedi, “Sadece, onlar müşteri değiller!” yine gülümsedi ve açıkladı “‘Ne olursa olsun parasını verdiği sürece ben koçluk yaparım’ diye bir şey yok! Danışanın yapması gereken ödevleri var, onları yapmıyorsa koçun hiçbir faydası olamaz. Sırf bu sebepten 3. haftasında vedalaştığım birçok danışanım oldu.”

Bir açığını bulmak için canla başla çalışıyordum ama her konuda rasyonel ve ikna edici bir cevap geliyordu…
“Ne yani?” dedim, “Kişi koç ya da psikolog olmadan problemlerini çözemez mi?”
“Hadiseyi, gerçekte olduğu biçiminden hayli farklı şekilde değerlendiriyorsun” dedi.
“Öncelikle psikolog, mentor ya da danışman olmadığımızı söylediğimi hatırlatayım, sonra da şunun altını çizeyim: Biz problem de çözmüyoruz.”

Bu kısma döneceğim ama hemen o anda hayran kaldığım bir iletişim becerisine dikkatinizi çekmek istiyorum: Serdar –çok açıkça yanılıyor olmama rağmen, “Hadiseyi yanlış değerlendiriyorsun” demedi… “Yanılıyorsun” da demedi…  “Hadiseyi, gerçekte olduğu biçiminden hayli farklı şekilde değerlendiriyorsun” dedi. Yanıldığımı veya yanlış değerlendirdiğimi söyleseydi egomun ayağına basabilirdi ama basmadı ve böylece beni sohbetin içinde tuttu.

Yine etkilenmiştim. Önyargılarım realitenin duvarlarına çarpa çarpa dağılıyor, ilgim giderek artıyordu, “Problem çözmüyorsunuz da ne yapıyorsunuz peki?” dedim. “Problemler genellikle geçmişten kaynaklanır. Neden öyle oldu? Neden böyle oldu? Ne yapsaydık farklı olurdu? vb sorular koçluğun ilgi alanında değil, çünkü geçmiş koçluğu ilgilendirmiyor. Biz geçmişe, çok mecbursak ve sadece danışanla ilgili bilgi sahibi olmak için bakarız… Koçluğun asıl ilgi alanı gelecektir ve amaç danışanın o gelecekte, kendi belirleyeceği hedeflere ulaşmasıdır.” dedi.

İkna olmuştum… Ve işte bu sohbet sayesinde, kendi yolculuğuma çıkma, hedeflerimi belirleme ve onları gerçekleştirmek için stratejimi kurup harekete geçme fırsatını buldum. O çok kıymetli gecenin akabinde geçirdiğim 3 yılda yaşadığım tüm tecrübelere müteşekkirim çünkü bu olağanüstü öğrenme ve deneyim sürecinin sonunda, hayatım kökten değişti. Şimdi ben de bir yaşam koçuyum. Hayatlarının hedeflerini saptama ve onlara ulaşma konusunda kararlı insanlara, kendi seçtikleri bu yolculukta yoldaşlık yapmak gibi harika bir işim var: Sürekli öğrendiğim, birlikte çalıştığım insanla birlikte kazandığım, mutlu edip mutlu olduğum bir iş…

Ben, bana mutluluk, huzur ve güven veren bu hayata bir koç sayesinde ulaştım ve tanıdığım başka koçlar sayesinde hedeflerimi büyütme cesaretine sahip oldum… Siz de kendinizi, kendi hedeflerinize ulaşmanın harikalığını yaşamaya hazır hissediyorsanız, bir yaşam koçuyla tanışmanızın zamanı gelmiş demektir. Dilediğiniz tüm hedeflere tam da dilediğiniz anda ulaşmak için çalışmaya başlamanın tam zamanıdır! Dikkatle dinleyin, duyacaksınız… İçinizdeki ses hedefleriniz konusunda size daima aynı şeyi söylüyor: ELBETTE YAPABİLİRSİN, İSTE YETER!

11 Şubat 2011 Cuma

KUŞKULU BİR AŞK HİKAYESİ


Karnım acıkmıştı… Doğrusunu isterseniz kıvranıyordum da denilebilir. Kaç gündür ağzıma tek lokma bir şey koymamıştım ve donuyordum… Muhtemelen yaşanan en sert kışlardan biri hallaç pamuğu gibi atıyordu tüm şehri. Açlık bir tarafa, kelimenin tam anlamıyla donmak üzereydim ve karla kaplı şehrin ıssız sokaklarını arşınlamaktan ne bacağımda ne belimde derman kalmamıştı.


Şehrin kalburüstü mahallelerinden birinde bulunan büyük siteye bir yolunu bulup güvenliği atlatarak girmiştim. Ara sokaklarda ısınabileceğim bir yer arıyordum… Kimse yoktu, yapayalnızdım… Açlıktan olsa gerek, başım deniz kenarındaki lunaparkta dönen “Balerin” gibiydi! İnmek istiyordum ama Balerin durmuyordu… Ne kadar çabalasam da ayakta duracak gücü bulmam mümkün olmadı. Tökezleyip düştüm…


Yer buz gibiydi ama şaşılacak derecede hızlı bir şekilde sıcacık ve konforlu hissetmeye başlamıştım… Muhtemelen suratımda anlamsız bir sırıtmayla ölmek üzereydim. “Tanrım” dedim “yalvarırım bu salak ifadeyle ölmeme izin verme!” Gözlerim kararırken aklımdan geçen son şey annem oldu… Neredeydi acaba, bilmiyordum… Kim bilir belki… Belki de ölmüştü. Ne kadar zaman olmuştu görmeyeli? Annemi, doğduğum sokağı, arkadaşlarımı… Gerisi, karanlık.

“Lbrojskya tonor de duvaviç?”

Tonlaması soruyu andıran bu cümleyi asla unutmayacağım… Anlamını hâlâ bilmiyorum ama öldüğümü sandığım o soğuk sokaktan sonra gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey olan o muhteşem gözlerin sahibi, güzeller güzeli kızın söylediği ilk şey buydu. “İlk bakışta”sını geçiniz, aşka inandığım söylenemez… Ama işte orada kızla karşı karşıyaydım ve tek kelimeyle vurulmuştum!

 

Gerçekten aptal gibi kıza bakakalmışken daha da beterini yapmayı başardım ve “Çok açım…” dedim. Kız neredeyse öpecek gibi üstüme eğilip eliyle yanağımı okşadı, gülümsedi ve kalkıp gözden kayboldu. Nereye geldiğimi, bu kızın kim olduğunu ve hatta evinin nasıl bir yer olduğunu delicesine merak ediyordum! Kızın peşinden gitmek, onu hiç yalnız bırakmamak istiyordum. Ama o fişek gibi gözler zihnime, kalbime ve ruhuma yaptığını bedenime yapamamış, onu da ateşleyememişti yazık ki. Üstümden kamyon geçmiş gibi hissediyordum. Kız beni nasıl içeri almıştı bilmiyorum ama yumuşacık bir battaniye beni sıcacık tutuyordu. Açlığıma rağmen yeniden uykuya dalmaya engel olamadım…

Uyandığımda her yer karanlıktı… Önce gerçekten çok korktum; yine yalnız, yine çaresiz, yine bedbaht kaldım sandım. Ama sonra yumuşak battaniyeyi tüm vücudumla hissedince rahatladım, hala evimde, güvendeydim.

Evim mi dedim?! Tuhaf… Doğru düzgün bir evin olmayınca ilk evi kendi evin gibi benimseyebiliyormuşsun demek ki. Peki karnım da doyacak mıydı acaba bu “evim” gibi hissettiğim mekânda? Gerindim, uyumak harika gelmişti. Etrafa bakınıyordum ki; yattığım yerin başucundaki tabağa ilişti gözüm. Benim için yiyecek bir şeyler bırakmıştı güzellik abidesi ev sahibem. Beni uyandırmamış, kim bilir, belki de yatıp uyumuştu… Ne düşünceliydi ya Rabb’im! Kurt gibi saldırdım yemeklere.

Futbol Maçı

Karnım doyar doymaz yine uykum geldi… Gerçekten zor zamanlar geçirmiştim ve vücut sınırsız bir dinlenme ihtiyacındaydı, o muhteşem battaniyeye uzandım... Gözlerim tam kapanıyordu ki içeriden inanılmaz bir gürültü koptu… Belli kalabalık bir ekip futbol maçı izliyordu. Uykum vardı ama bu kez ağır basan merakımı gidermeyi deneyecek kadar gücüm de vardı.


Odanın kapısını araladım, küçük tedirgin adımlarla salona doğru ilerledim. Yanılmamıştım dev gibi 2 herif, aşkım ve bir başka kız TV’de futbol izliyorlardı… Ve ne yazık ki aşkım o hayvan gibi heriflerden biriyle fazla samimiydi. Ve harbiden çok sinir oldum! O sırada başka bir kurt düştü içime: “Kuşku inancı başından savar” derler ya, bir anda bu aşkın karşılıklı olduğuna dair inancım sarsılıverdi… Benim ona çarpıldığım gibi bana çarpılmamış olabilirdi. Sizi bilemem ama, o bir çift göz bana sevgiyle bakmazsa bu benim için hayatı katlanılmaz yapmaya yeterdi.

“Çabuk sahiplendiğimi” söyleyebilirsiniz ve belki de haklısınız ama gerçekten elimden gelse, sevdiğimin belini saran kalas gibi kola sahip bu herifin ağzını yüzünü paralamaktan büyük keyif alabilirdim. Ancak problem bana göre fazla iri olmasıydı… Şimdilik uslu durmaya karar verdim.

Kuşkular dağılsın!

Benim aklımdan bunlar geçerken; dev gibi herifler ve kızlar bana acayip tezahüratlarla sevgi gösterisinde bulunmaya başladılar…
- “Lukujubra toki nerrim!..”
- “Lovyiki doncri lodok…”
- Zjyutskivra glibokam torodet!
- Haa haa hahahahahaha!”

Ben de sizin gibi hiçbir halt anlamamıştım!.. Çok açık bir biçimde bana hitaben bağıra çağıra ve tuhaf sesler çıkararak, anlamadığım şeyler söyleyip kahkahalarla gülen insanlar tarafından bir eve kapatılmıştım. Birden bire panik atak başladı... Kurtulmalıydım buradan! Derhal kapıları kontrol etmeye başladım… Delirmiş gibiydim. Hepsi şaşkınlıkla beni izliyorlardı... Birden aradığımı buldum: Kapılardan bir tanesi diğerlerinden farklıydı, muhtemelen dışarı açılan kapı buydu ancak tuhaf olan; bu kapıyı açmak için ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. Daha önce gördüğüm kapılara benzemiyordu. “Bu evlerin içi böyleymiş demek ki” diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Yine de en kısa zamanda buradan sıvışma isteğiyle yanıp tutuşuyordum… O sırada hayatımın ilk ve tek aşkı gözlerimin ta içine baktı, birden sakinleştim... Gülümseyerek koltukta yanındaki boşluğa davetkâr bir şekilde “pat pat” vurdu. Sokakta bulduğu ve kaçacak kadar tedirgin olmuş bir yabancıya bu kadar tatlı, huzur veren, samimi ve içten bir daveti kim yapabilirdi ki?.. Belki bir melek! Beni donmaktan ya da açlıktan ölmek üzereyken kurtaran bu kadın melek miydi bilemem ama bir melaike olduğu kesin! Ne yapabilirdim ki, elbette yanına gidip oturacaktım… Peki bu herif n'olacaktı?!

İti an, çomağı hazırla!.. Tam ne yapacağımı düşünürken, öküz kızın yanından kalktı. Önündeki şişeleri tek eliyle topladı, yanımdan geçerken boştaki eliyle başımı karıştırır gibi okşadı… Ne len bu! Sanki küçük yeğeninin başını okşuyor… Tiksinmiştim heriften! Kafayı hızlıca çekip hıyarın pis ellerinden kurtardım kendimi. Arkadaşları hep bir ağızdan “OOOOOOOO!! NULAK JOYNSKE TUAALOO!” diye bağırıp gülüştüler yine… Anlayamadığım bu sözlere, pis ellerini bana sürme cüretini gösteren öküz de gülüyordu…

Delleniyorum ve durum açıklığa kavuşuyor

“N’OLUYO LAAAAN!.. NECE KONUŞUYOSUNUZ, NE DİYOSUNUZ?!” diye bağırdım sesim yettiğince. Yemin ediyorum odaya uzaylı ışınlanmış gibi oldu… Bir an için hepsi sessizleştiler! Süt dökmüş kedi gibiydi hepsi! Ama… Ama sonra birbirlerine bakıp yine gülmeye başladılar… GERİ ZEKÂLILAR!

Güzel gözlüm hariç… Yüzünde sıcacık bir gülümsemeyle yerinden kaktı, yanıma kadar geldi, başımı okşadı (o denyo gibi değil, sevgiyle okşadı), kucağına aldı beni ve yine gözlerimin içine baktı… Burnuma dokundu ve bütün yüzüyle gülümseyip, yumuşacık sesiyle konuştu:
“Aah aşkım benim sinirlenir miymiş kendisine gülünmesine?..”

Sonra da yanağımdan öptü. Sevdiğim kadın nihayet anladığım dilde konuşuyordu, üstelik bana aşkım diye hitap ediyordu… Büyük bir keyifle mırıldanarak cevap verdim: “Miyaaoouw”...

Sonra da söz verdim kendime: Onu hayatım boyunca sevicem...


Kuzen Sinan'a yaptığı şakayla verdiği ilham için teşekkürler. :)
2. Fotoğraf: Kişisel Arşiv (Göksu Evleri'nde Kar)
3 ve 4. fotoğraflar: http://www.gettyimages.com/
5. Fotoğraf: Kişisel Arşiv (Jedi)


16 Aralık 2010 Perşembe

Sebebi Spock !



Kaç yaşındaydım tam hatırlayamıyorum ama televizyonda reklâmların dışında seyrettiğim tek dizinin Uzay Yolu olduğu yaşlardaydım. İkizim Kerem’le, televizyona bizimkilerin müsaade ettiği kadar yakın oturup gözümüzü kırpmadan izlerdik Atılgan’ın benzersiz yerlerdeki benzersiz maceralarını… Kaptan Kirk önemli şahsiyetti ama benim favorim Mr. Spock’tı.

Annesi insan, babası Vulcanlı, yeşil kanlı, duygusal reaksiyon vermeyen bu subay, ekibin başı sıkıştığında sakin kalabilmesi ve rasyonel kararlarının yanı sıra farklı bakış açısıyla da açmazları çözebiliyordu… Yıllar sonra orijinal “Uzay Yolu” dizisinin ilk 3 sezonunu DVD’de izlediğimde Spock’ın neredeyse hiç haksız çıkmadığını sıklıkla çözümü bulan Atılgan subayının o olduğunu, nostaljik bir keyifle anımsadım.

30 yıldan fazla zaman geçmiş üstünden… Sonra bir tatlı hüzün çöktü üstüme biraz muhasebesini yaptım geçen zamanın. Neredeyse tüm arkadaşlarım bu 30 yıllık zaman içinde evlenmeyi ve akabinde boşanmayı başardı. Boşanmayanlarsa genellikle mutsuzlar ve çocuklarının yüzü suyu hürmetine birbirlerine katlanıyorlar.

Kendi geçmişime baktığımdaysa 4 sene ve 13 ay süren iki tane uzun diyebileceğim ilişki var… Evlilik mevzu-bahis dahi olmadı, 26 yaşındayken aklımdan geçse de ne böyle bir niyetim ne de planım oldu. Gördüğümde kalbimi gümbürdeten kadınlar oldu ama deliler gibi aşık olduğumu söyleyemeyeceğim. En uzun ilişkim terk edilmek suretiyle bitse de ardından ağlamadım, kendimi paralamadım, ya da teselliyi alkolde, ıvırda-zıvırda aramadım… Sonuçta; “Hayat akıp giderken, ben de keyfini çıkardım.” diye özetlenebilir geçmişim.

Sırf ilişkiler mi?

Elbette hayır! 1976’da ben 5 yaşındayken dedem, 2 yıl sonra da anneannem öldü. Küçüktüm pek bir şey anlamadım ama etrafımda dövünen insanlara da “N’oluyo len?!” diye baktığımı hatırlıyorum. Sonra lisedeyken iki yakın arkadaşım öldü. Bunlardan biri her gün görüştüğüm, her haltı paylaştığım, birlikte müzik yaptığım, ailesiyle aile gibi olduğum gerçek bir dosttu… O sarstı biraz; üzüldüm, kızdım, “Haksızlık” dedim falan… Ama onu da uzatmadım ve zaman içinde fark ettim ki o zamanki duygusal reaksiyonum, dostumla dost olan arkadaş çevremin tepkilerini taklit etmekten kaynaklanmış.

Sonra dayım öldü… Hiç unutmuyorum kuzenle Ankara’da öğrenci evi paylaşıyoruz. Eve geldim okuldan, kuzenim “Gel bakalım, otur istersen bir şey söyleyeceğim” dedi. Dedim ki; “Kim gitti?” Yok “Oraya otur - buraya uzan - şöyle yat istersen” falan… Geçiniz! Kim öldü, söyle gitsin işte…

Sonra annem uzun süren bir hastalık dönemi geçirdi… Anneciğimin ve sevgili babamın neler çektiğini anlatmak için yeterli kelime yok dünya dillerinde… Elden geldiğince destek oldum onlara ve yaşadığımız şey ne kadar boktan olursa olsun hep gülümsedim… İşimi hiç aksatmadım ki fikirlerle kazanıyorum hayatımı… Sonra öldü annem… O ölmeden yaklaşık bir yıl önce, doktorlar “Terminal süreç başladı” dediklerinde babama “Sen de hazırla kendini” demiştim mesela… Bu kadar soğukkanlı olduğuma kendim de inanamamıştım!

Uzatmayayım… Ne olursa olsun, ağlamaklı bir suratla dolaşmayı da; halimden şikâyet etmeyi de, yakınıp kendimi acındırmayı da, abartılı bir biçimde üzülmeyi de anlamsız buldum hep.

Etrafımdaki herkes neredeyse hayatlarındaki her haltı dramatize edip, biteviye şikâyetler silsilesi sıralayıp dururken… Bırakın sevgiliden ayrılmayı, sevgiliyle yaşanan her tartışmada karalar bağlayıp kadınsa kağıt mendillere, erkekse kadehlere sarılırken etrafımdakiler, bu ve benzeri reaksiyonları anlamakta güçlük çekiyordum ben.

Dert/tasa tamam da, eğlencede/neşede nedir durum?

Salak gibi sırıtarak “kapı ziline oynayan” bir adam değilim… Ama zekâyla bakınca cenazelerde bile inanılmayacak kadar matrak ve eğlenceli anlar olduğunu fark ediyor insan. Hayatın her anından keyif almak, her yerde ve her ortamda -tadında- eğlenmek mümkün oldu benim için…

İşte birçok arkadaşımın zaman zaman deliymişim gibi bakmalarına sebep olan bu hayat görüşünün muhasebesiydi yaptığım… O muhasebeyi yaparken anımsadığım şeylerden biri de 4 yıllık ilişki yaşadığım, dünya tatlısı ve hiç çekinmeden “hayatımda gördüğüm en akıllı kadın” diyebileceğim kız arkadaşımın sarf ettiği bir cümleydi: “Ne kadar rasyonelsin!”… İtiraf etmeliyim ki o yıllarda "Bir insanın rasyonel olması"nın ne demek olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. “Ha, hı” deyip onaylamak suretiyle anlamış gibi yapmış ve derhal eve gidip sözlükten “Ne diyor len bu kız?”ın cevabına bakmıştım.

Sözün özü

Neredeyse duygusal reaksiyonum yok diyeceğim… Durum o kadar “rasyonel” yani! Bunun sebebinin ne olduğunu kurcaladığım zaman çeşitli nedenler buldum hayatımda:
-         Babamın da her konuda mantık yürüten yapısı ve kardeşimle beni öyle yetiştirmesi…
-         İşimin bir anlamda “matrak/sıra dışı fikirleri, o fikirlerden hiç haberi olmayanlara mantıklı bir biçimde anlatmak” olması…
-         Küçüklüğümden beri yazı yazmayı sevmem ve bunun da ancak mantıklı bir akışla mümkün olması.
Falan filan…
Ama aklıma gelen ilk sebep Mr. Spock oldu, yemin ederim!

Sözün özü şudur eski-yeni tüm yavuklular:
Rasyonelsem, sebebi Spock!

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Düşünüyor musun hiç?..


 


Ne?

Verdiğin ne?
Ne veriyorsun aldığına karşılık?
Düşünüyor musun hiç?

Verdiğin hep fazla mı aldığından?
Yoksa sanrılarında avutup kendini,
Saklıyor musun bencilliğini?..

Sen aldıkça
Karşındaki, sıkılıp verdiğinden
Ben de istiyorum diyor mu?

Haksız bulup vereni
Az bulmaktan aldıklarını
Yakınıyor musun?

Sırf korktuğundan
kabul etmekten
kendini
kandırıyor musun “haklıyım” diye?

Beklediğin…
Katlandığın…
İstediğin…
Sandığın…
Kandırdığın…
Saklandığın…

Ne?

Sert geliyor mu sevince
Duydukların…

Kulak tıkayıp, silerek geçmişinden
Unutmak mı?

Kulak verip dinleyerek ta yürekten
Kutlamak mı?

Ne?

Ne
Yapmalı?
Düşünmeli,
Hissetmeli,
Söylemeli,
Ama
Ne? 

 

Fotoğraf Kerem Hancı (Painting the night" isimli blog yayınından)
http://keremhanciphotography.blogspot.com/2009/10/painting-night.html

8 Mayıs 2010 Cumartesi

I'm the captain of my soul...




 
Bir dostumun blogunda görünce anımsadım... Mükemmel bir filmden çok etkileyici bir şiir:


Invictus

Out of the night that covers me,
Black as the Pit from pole to pole,
I thank whatever gods may be
For my unconquerable soul.

In the fell clutch of circumstance
I have not winced nor cried aloud.
Under the bludgeonings of chance
My head is bloody, but unbowed.

Beyond this place of wrath and tears
Looms but the Horror of the shade,
And yet the menace of the years
Finds, and shall find, me unafraid.

It matters not how strait the gate,
How charged with punishments the scroll.
I am the master of my fate:
I am the captain of my soul.

William Ernest Henley

Fotoğraf: V. Tolga Hancı (Polente Feneri - Bozcaada)

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Keyfekeder




Aylak

Bir vaadim yok...
Bir sözüm ya da beklentim de.

Burdayım...
Duruyorum...
Gelene geçene bakıyorum.

Keyfim yoksa ben de yokum.
Keyfim kaçarsa ben de kaçarım.

Yine de üzmek istemem kimseyi...
Kimse de üzmesin beni.

Evet...
Aylak tekne felsefesi biraz...
Ama sayısız aylak tekne var bildiğim...
Okyanuslara yelken açıp da
Ömür boyu kalan sığındıkları limanda.

Fotoğraf: Kerem Hancı (http://www.keremhanciphotography.com/)

4 Mayıs 2010 Salı

Yok aslında hüzün diye bir şey




















Yeter...


Yaz...
Tembel bir öğleden hemen sonra...

Püfür efil bir teras, balkon, tepe, deniz kenarı...
Her neyse...

Güneşte gevremişsin mayış mayış,
Gözlerin kapalı bakarken sıcağın sarısına...
Serin, buzlu bir içecek elinde
Chet Baker veya Miles Davis çalıyor...
Rahatsın.

Canını sıkan hiçbir şey yok.
Bir de üstelik mutlusun anasını satayım!
Sağlığın da yerinde keyfin de.

Sonra birden...
Üstadın üflediği
o trompet
bir yerde
getirip
bir yumruk tıkayıverir gırtlağına
durup dururken...

İnanılmaz bir hüzün sarar...
Neredeyse ağlayacak gibisin.

Gözlerini açıp
maviye bakarsın...
hüzün gider.

Hayat böyle bir şey işte,
gelince hüzün
gözünü aç...

Yeter.

Fotoğraf: Kerem Hancı (http://www.keremhanciphotography.com/)

21 Nisan 2010 Çarşamba

Volkanın söylediği - What a Volcano says


Çevreyle ve küresel ısınmayla ilgilenen uzmanlar diyor ki:
Tüm dünyada hava taşımacılığı radikal biçimde kısıtlanmalı!

Activists and experts on environment and global warming say:
We need a radical reduction about worldwide aviation.


Hava taşımacılığının önde gelenleri diyor ki:
Bunu söyleyenler parmaklıklar ardına kapatılmalı!

The leading people of aviation say:
Those who said that should be put behind bars!


Sonra bir Volkan çıkıyor... Bir iki kez öksürüyor.
İşin aslı ortaya çıkıyor.
:)

Then a volcano coughs couple of times and says it all for us!
:)



25 Mart 2010 Perşembe

Salak!

Bir reklam ajansında çalışıyordu… Sittin senedir sektördeydi ve nihayet hak ettiği yerdeydi. En önemli network ajanslarından birinin İstanbul ofisinde ajans başkanı olmak kolay olmamıştı. Ama zehir gibi bir kadındı ve kendisini çok takdir ediyordu… Reklâmda kadının meta olarak kullanılıp kullanılmaması üzerine tartışmaların yapıldığı 80’li yıllarda büyümüş ve reklâm ajansında kadının “meta” olarak kullanıldığı 90’lı yılların ikinci yarısında da sektöre girmişti. Sık sık düşünürdü “Nerden nereye” diye… İlk çalıştığı ajansı hatırladı.

“Müşteri İlişkileri ajansın vitrinidir” ahkâmını kesen patronu, o vitrinde neden hiç erkek olmadığını da pervasızca şöyle açıklıyordu: “Müşteri kesimindeki muhataplarımızın tamamı erkek, Gül… Onları etkileyecek bir vitrinde başka bir erkeğe ihtiyacımız yok.”

Herkesin bunu -çok normalmiş gibi- sükûnetle karşılamasına acayip şaşırmıştı Gül. Kenar mahallede, son derece muhafazakâr bir ailenin, 3 ağabeyden sonra tek küçük kızı olarak falan büyümemişti, hayır! Bilâkis; kimisine olağanüstü gelebilecek derecede özgür yetişmişti. Yurt dışında okuduğu yıllarda UNICEF için gönüllü olarak çalışmıştı. Bu sayede sadece Avrupa değil, Afrika ve Vietnam’ı da görmüştü. Normal bir insanın hayatında tanıyamayacağı kadar çok ve çeşitli kültürlerden insanlarla tanışmış, çalışmış ve birlikte vakit geçirmişti. Bir süre Londra’da yaşamıştı. Ayrıca iş cinselliğe gelince de, eline su dökecek hatun az bulunurdu. Zaten tüm bu sebeplerden dolayı anlayamıyordu bu salaklığı.

Patronuna bir e-posta yazdı:
“Caner Bey,

Eğer bir ajans belirlediği stratejiye, yarattığı kampanyaya, kurmayı planladığı iletişimin biçimine güvenemiyorsa ve işlerini sadece güzel ve havalı kadınlarla satabileceğine inanıyorsa; ona nasıl reklâm ajansı denilebilir, söyler misiniz?

Usturuplu kelimelerle yaptığınız “ajans vitrini” açıklamasının alt metnini siz de benim kadar iyi biliyorsunuz: “Sizi müşterinin karşısına potansiyel fahişeler olarak çıkartıyorum. Onları sizin bacaklarınız ve göğüs dekoltelerinizle etkileyebiliriz ancak, işimizle değil” diyorsunuz aslında… Utanmadan!

Ben İşletme okuduktan sonra, üzerine İletişim Sanatları mastırı ve Sosyoloji doktorasını, bacaklarımı açmak için yapmadım. Bu şartlar altında, bu çatı altında çalışabilmem mümkün değil. İstifamın kabulünü arz ederim.”

Öyle ya da böyle kadının meta olarak kullanılmasından nefret ediyordu ve bu istifa hadisesi, arkadaşlarını bunaltana kadar övünerek anlattığı “girl power” kahramanlık efsanesiydi onun. Arkadaşları bunalırken çok sular akmıştı elbette köprünün altından. Kadının böylesi saçma sapan, yapıştırma yakıştırmalarla aşağılandığı zamanlar bitmişti.

Devir kadınların devriydi artık! “Makyaj ve alışverişle ilgili her şeyi bilen ama işten zerre kadar anlamayan kevaşeler”le reklâm verene iş kabul ettirme dönemi bitmişti. Ya da başka bir deyişle salak erkeklerin; işin stratejisine, içeriğine ve işlevine önem vermeksizin, kadın görünce ağzının suyu akan abazan reklâm verenlere “verecekmiş” gibi bakan kızlar yollama kolaycılıklarının zamanı geçmişti… Çünkü bacaktı, memeydi “yemeyen”, kendisi gibi “zehir” hatunlar çalışıyordu reklâm veren yöneticileri arasında şimdi. Bilgi, sıkı çalışma ve zekâ tavlıyordu müşteriyi, bir çift meme değil. İşin kolay yolu yoktu çünkü kural koyucular arasında en az erkekler kadar kadınlar da vardı artık…

O, boğazdan eski İstanbul’a kadar neredeyse tüm İstanbul’u gören geniş ve aydınlık ofisinde bunları düşünürken kapı çaldı. Gül “gel” dedi… Ajansın yakışıklı yaratıcı yönetmeni Mustafa, yanında sanat yönetmeni Funda ve reklâm yazarı Turhan’la birlikte içeri girdi. Mustafa yakışıklıydı ama bir o kadar da rahatsız ediciydi. Direkt oturdu, bacak bacak üstüne attı, bir sigara yaktı… Gül nefret ederdi sigaradan. Bu domuz Mustafa da bile bile her seferinde sigara yakardı, odaya girer girmez… Daha önce bin defa tartıştıkları için sigara yasağı mevzusunu açmadı bile, iç çekip gözlerini devirerek Mustafa’ya baktı.

Sitem dolu bakışları görmezden gelip “Motosiklet işi bitti” dedi Mustafa. Sigarasından derin derin çekip de üflediği duman, Gül’ün akşamüstü güneşiyle yıkanmış odasının steril havasında dans etti. Mustafa’nın “motosiklet işi” dediği, Türkiye pazarına yeni giren bir motosiklet markasının, çekilmiş özgün fotoğraflarıyla “ses getirecek” bir takvim talebiydi… Gül, fikri merak ederken, yerine iyice bir yerleşip, klasik dinleme pozisyonunu aldı. Mustafa girişi yaptı: “Çocuklar anlatacak… Müşteriyi de kesecek hadise, ajansa da şöhret katacak… Dinleyince anlayacaksın… Turhan, öksür bakalım!”

Bir de bu vardı… “Müşteriyi kesecek…”, “Turhan öksür…” Tuhaf tuhaf argo kelimelerle etkileyici olmaya çalışan bir salaktı aslında yakışıklı Mustafa! Hoş… Düşününce, bir biçimde etkileyici oluyordu da aslında... Ya da bir saniye… Oluyor muydu hakikaten?

Gül, Turhan’ın söze başlamadan önce boğazını temizlemek için gerçekten öksürmesine gülmemek için zor tuttu kendini: Motosiklet’in üstünde yarı-çıplak porno yıldızları seksi pozlar vereceklerdi. Tıpkı motosikletle sevişiyor gibi olacaklardı… Son derece tahrik edici olacaktı ama agresif olmayacaktı… Sanat Yönetmeni Funda’nın deyimiyle, “ahlâk polisi” gibi davrananlar bile bakabileceklerdi… Pornografiden değil, erotizmden söz ediyorlardı.

“Neden porno yıldızları” dedi Gül…

“Çünkü” dedi Turhan, “Çok seksiler… Üstelik hedef kitlemiz erkekler. Ve porno izlemiyorlarsa bile Jenna Jameson, Kobe Tai gibi isimleri seksi bulmayacak bir tane bile erkek bulamazsın.”

Mustafa girdi söze; “Kaldı ki tanıyanlar açısından gerçekten olay yaratacak bir şey olur bu. Tüm dünyada konuşulacak bir iletişim faaliyetinden söz ediyoruz… İnsanlar inanamayacaklar bu hatunların takvimde yer aldığına… Ayrıca ilk etapta, basit bir pazarlama taktiğiyle bu takvimlerin ‘zor bulunmasını’ sağlayacağız… Herkes takvimlerimizi arayacak, herkes bizi konuşacak!”
Pis pis sırıttı…

Gül, “Jenna Jameson kim?”, “Kobe ne?” gibi kafasında dönen soruları sormaya utandı… Mustafa bunları öyle kolay söylemişti ki, bahsi geçen isimleri bilmemek ayıpmış gibi hissetmişti. “Hmmm…” dedi sormak yerine; “Kaça patlar bu iş?”

Gül, yaratıcı ekip odayı terk ederken onlara teşekkür edip takvim konseptini müşteriye sunulacak şekilde hazırlamalarını söyledi. Sonra telefonu kaldırıp, asistanını aradı: “Derhal prodüksiyon departmanına söyle, yarım saate, tam kadro odamda olsunlar, Mustafa da gelsin…” İş kafasına yatmıştı, kaça patlayacağının tespiti için prodüktörün biraz mesai yapması gerekecekti…

Sonra toplantıdan önce, efsanevi istifasıyla ilgili hatırladıkları geldi aklına… Gül’den bağımsız konuştu kafasındaki ses: “Porno yıldızı kadınları kullanmak ha?.. Ne salakça bir karar verdin, di mi Gül?”

Telefon çaldı, Mustafa bu akşam müsait olduğunu ve isterse akşam gelebileceğini söyledi. Kafasında ki ses “Salak!” diye haykırırken, o “Olur” dedi.