17 Aralık 2011 Cumartesi

Kutunun Dışı...


“Her şerde bir hayır vardır” derler ya…
Vardır da görmesini bilene; görmek isteyene…


Reklamcılık yıllarımda, başında olduğum yaratıcı ekiplerdeki arkadaşlarıma sık sık hatırlattığım bir şey vardı: “Kutunun dışından bakmıyorsanız reklamcı olamazsınız. Çünkü reklamın; zaman zaman radikal, bazen sivri, bazen çarpıcı, yeri geldiğinde şoke eden bir tarafı olmazsa, o reklam olmaz; ‘duyuru’ olur ve sayısız ürün/hizmet/marka duyurusu arasında kaybolup gidersiniz. İşte bu yüzden fikirleri aramanız gereken yer ‘kutunun dışı’dır”.

Hayatın da aynen böyle olduğuna inanıyorum; kutunun dışından baktığınız her an bir mucize olur! Konuya girmeden önce bilmeyenlere bir ufak bilgi vereyim kendime dair: Ben son derece koyu bir Fenerbahçe taraftarıy(d)ım. O parantez içindeki “d”nin anlamı da şu; hala taraftarım ama artık koyu değilim. Şimdi şike olayından bahsedeceğim biraz.



Ama bu bir futbol yazısı değil
Sonuna kadar sabredin derim…
Şu şike hadisesinde de kutunun dışından bakılabilseydi, bambaşka bir durum yaratabilirdi Türk futbolu kendine… “Herkes onlarca yıldır şike yapıyor, ne var bunda?” diyenlerden de “Herkes yapıyor ama Fener yakalandı, oh olsun!” diyenlerden de değilim… Aslına bakarsanız; kişisel gelişimle profesyonel anlamda ilgilenmeye başladığımdan bu yana da futbol oyununa ilgim sürerken “koyu taraftar” kimliğimden giderek sıyrılmaya başladım… Belki de bu taraflılıktan uzak bakış açısı beni “kutunun dışı”na çıkardı…

Keşke bu şike olayı ilk patladığında, hemen küme düşürselerdi Fenerbahçe’yi… Düşüremediler çünkü yayıncı kuruluş da Kulüpler Birliği de “Süper Lig’in marka değeri düşer!” felaket tellallığıyla kafa kola aldılar Türkiye Futbol Federasyonu’nu. O markaj hâlâ sürmekte, ligin sonunda da Fener’i düşürmemek için formül arıyorlar. Çünkü asıl dert ligin marka değeri falan değil; Fener düşerse tüm kulüplerin ve yayıncı kuruluşun gelirleri de düşecek.

Kaçan Büyük Balık
Gelir kaybetme korkularından dolayı futbolun keyfini kaçıran bu paragözleri dinlemeyip de Spor Hukuku’nun kendisine verdiği “şüphe dahi olsa cezai işlem uygulama” hakkını kullansaydı Federasyon ve medyanın, Kulüpler Birliği’nin, yayıncının, taraftarın tıkış tıkış doluştuğu o kutunun dışına atabilseydi kendini; bakın muhtemelen neler olacaktı:
1.) Belki Spor Toto Süper Lig’in “marka değeri” düşecekti ama futbolun tadı kaçmayacak, tam aksine Bank Asya 1. Lig’in kalitesi de marka değeri de artarak futbol keyfi büyüyecekti.
2.) Fenerbahçe Banka Asya 1. Ligi’nde oynadığından dolayı; 20 milyonun üzerinde Fenerbahçe taraftarı; muhtemelen hiç seyretmedikleri Bank Asya 1. Ligi’ni seyretmeye başlayacaktı.
3.) Medya’nın bu lige ilgisi artacak, 17 yeni takım ulusal medyanın merceğine girecek ve gündemde daha fazla yer alacaktı.
4.) Bank Asya 1. Lig’indeki takımlarda oynayan yetenekli futbolcular daha çok göz önünde olacaklar, kendilerini gösterme fırsatı artacak, aralarından bir kısmı Milli Takımda ve Süper Lig’de oynayabilme şansı bulacaktı.
5.) Bank Asya 1. Lig Takımları Fenerbahçe’nin bu ligde oynamasıyla şu anda kazandıklarından daha iyi para kazanacaklardı.
6.) Tüm bu olanlar futbol altyapısına yatırımı artıracak ve giderek düşmekte olan milli takım performansını yükseltecek gelişmelere neden olacaktı.

Ve daha kim bilir aklımıza gelmeyen ne gelişmeler yaşanacaktı… Büyük bir fırsat kaçtı. Bunun sebebi de sahip olduğunu bırakmaktan ya da kaybetmekten korkan, hadiseyi sadece “para” perspektifinden gören zihniyetten başka bir şey değil.

Vazgeçebiliyorsanız kutunun dışına çıktınız demektir!
Kutunun dışından bakmak;
- Sahip olduklarınızdan vazgeçecek kudreti,
- Bilinmeze adım atacak cesareti,
- Risk almayı sağlayacak gözü karalığı
- Ve elbette beklentilerimizin dışında gerçekleşmesi muhtemel bazı negatif sonuçları olgunlukla karşılayacak kalenderliği gerektiriyor.
Ama yukarıda da söylediğim gibi; kutunun dışından bakmak mucizelerin kapısını açan ve hepimizin her an yapabileceği harika bir seçim.

Hayır! "Çok yaratıcı olun", "Muazzam cin fikirlerle herkesi şaşırtın" ya da "Çok acayip icatlar yapın" falan demiyorum... Sadece seçimlerinizi rutini kırmak üzere yapın:
- Bir gün olsun hep gittiğiniz yolu değiştirin… Seçtiğiniz farklı bir yoldan gidin işe. Evren bize güzel sürprizler yapmayı sever: Tam da ihtiyacınız olan kişiye rastlarsınız belki.
- Arabanın içine hapsolup köprü trafiğinde beklemektense bir gün de vapurla geçseniz mesela karşıya… Kim bilir öyle bir şey görürsünüz ki ya ilham verir size ya da hiç bilmediğiniz bir potansiyelinizi fark etmenize neden olur…
- Hep döndüğünüz gibi eli boş değil de bir buket çiçek ya da bir şişe şarapla dönsenize bir akşam da eve. İnanın bana dünya değişir! Bambaşka bir kapı açarsınız ilişkinize…
- Bir pazar sabahı sizi baştan çıkaran yastığı fırlatıp bir kenara, sıcacık yorganın altından sıyrılsanız, erken kalkıp deniz kenarına ya da ormana yürüyüşe/koşuya gitseniz ne olur? 



Vücudunuza, zihninize, yüreğinize ve ruhunuza yaptığınız bu sürpriz cevapsız kalmaz, inanın: Farklı düşünmeye, farklı hissetmeye, hayata farklı bakmaya başlarsınız. Ve kutunun dışından bakmak yavaş yavaş alışkanlığınız haline gelir...

Ya da belki de hiçbir şey olmaz…
Sadece kendinizi iyi hissedersiniz. Yetmez mi?
Söylemeyi çok sevdiğim ve defalarca tekrarlamaktan hiç bıkmadığım gibi:
Denemesi bedava!

16 Aralık 2011 Cuma

2012'ye hazır mısınız?

 
22 Aralık 2011 Perşembe günü,
19:30'da
Nişantaşı'nda,
2012 ile ilgili bilgilerimizi paylaşalım,
neler olacağını, neler yapacağımızı konuşurken
eğlenceli bir akşam geçirelim isterseniz;
bildiklerinizi ve sevdiklerinizi de alın
ücretsiz seminerime buyurun derim...
Adres aşağıdaki flyer'da mevcut.
Tarif de şöyle:
Taksim yönünden gelirken, Harbiye Ordu Evi'nin oradan Nişantaşı'na doğru (Vali Konağı Caddesi'ne) girin. Hemen ileride; Ordu Evi'nin karşı sırasında (solda) Erciyas Apartmanı'nı (No: 17) göreceksiniz.
Katılımınızı;
info@tolgahanci.com adresinden
veya
https://www.facebook.com/vtolgahanciofficial sayfasından
bildirirseniz sevinirim...
Görüşmek üzere.

6 Aralık 2011 Salı

Yeniliğe direnç doğal, bilmediğine saldırmak cehalettir


Geçen hafta İstanbul’un önemli reklam ajanslarından birinin CEO’su twitter’da şöyle yazmış: Yaşam Koçluğu en kolay edinilen meslek olsa gerek. Son zamanlarda amma çoğaldı! Psikolog ve psikiyatrlara rakip oldular. Çok tehlikeli.

Bir insanın, tedavi amaçlı uzmanlık gereken bir alanda uzmanlığı olmadan hizmet vermeye kalkışması elbette tehlikeli bir şeydir. Ancak insanın durumu derinlemesine araştırmadan, bilmediği konularda “Ben yazdım oldu” kolaycılığıyla ahkâm kesmesi de aynı ölçüde tehlikeli değil mi?

Tanıdığım tüm koçlar yaptıkları işin psikologlar ve psikiyatrlarla karıştırılmaması gerektiğini söyler ve özenle işin tıbba giren bölümünden uzak durup; gerektiğinde danışanlarına çözümün kendilerinde olmadığını belirtip onları psikolog veya psikiyatrlara yönlendirirken, çalakalem yazdıklarıyla tüm koçları töhmet altında bırakmaya kimin ne hakkı var?

Bu ön yargılı gönderiye gelen cevaplara da bakalım:

1.) “Haklısınız da ne zaman böyle bir meslek oluştu, mesela pasaportta meslek kısmına yazılabiliyor mu?
2.) “İyi de bu etiketleri insanlar kendi kendine nasıl veriyor? bir eğitim sonrası "meslek" edinmiyor muyuz? Yaşam koçu eğitimi ne?
3.) “Bir de bilinçaltı uzmanlığı varmış. Anneannene anlatamayacağın işi yapmayacaksın.
4.) “Şarlatan hocaların modern versiyonu...

Sırayla cevaplayalım:

1.) Koçluk mesleği dünyada “oluşalı” çok oldu. 1. Dünya savaşı sonrası yaşanan büyük ekonomik buhran sonrası, bir tenis koçunun, koçluğu iş hayatına uyarladığı modelden hareketle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki büyük şirketlerin İnsan Kaynakları’na muadil departmanlarında (o dönemlerde, şirketlerde bu isimde bir bölüm bulunmuyordu) uygulanmaya başlayan bir takım teknikler zamanla geliştirildi. 1980’lerden bu yana da yönetici koçluğu ile başlayan kişisel koçluk (Yaşam Koçluğu) sürekli kendini yenileyerek gelişiyor.

Türkiye’de henüz meslek olarak kabul edilmiyor; yani pasaportların meslek kısmına henüz yazılamıyor, doğrudur. Bununla ilgili olarak çalışmalar ise son sürat devam ediyor: International Coach Federation (ICF) Türkiye Başkanı Gürcan Sarıoğlu, Koçluk Platformu Derneği (KPD) Başkanı Çağlar Çabuk ve Koçluk Derneği (KoçDer) Başkanı Yasemin Hür, Meslek Yeterlilik Kurumu (MYK) Başkanı Bayram Akbaş ile birlikte çalışıyorlar. 2012 yılında MYK’nın koçluğu resmen meslek olarak tanıması bekleniyor. (Kurumlar hakkında detaylı bilgiler için:  www.icfturkey.org, www.koclukplatformu.org, www.koclukdernegi.org, www.myk.gov.tr/)

2.) Etiketleri insanlar kendilerine vermiyor… Gidip bu işin eğitimini alıyorlar. Dünyanın parasını ve zamanını harcıyorlar. Dolayısıyla koçlar da ciddi eğitimler sonrası ediniyorlar bu mesleği. Yaşam Koçu Eğitimi kademe kademe alınabilen ve uluslar arası kurumlar tarafından verilen sertifikalarla tescillenen ciddi zaman ve para gerektiren bir eğitim. Üstelik temel eğitimler sonrası almanız gereken eğitimler de bitmek bilmiyor. Sürekli eğitimlerle beslenmeniz gerekiyor.

3.) Tüm insanlar sadece anneannelerine anlatabilecekleri meslekleri yapsaydı eğer, gelişim diye bir şey olmazdı. Ne endüstri tasarımcı, ne mimar, ne de reklamcı olurdu dünyada… Muhtemelen siz kalaycı ben bileyci olurdum ve saman damlı kerpiç evlerimizde gül gibi yaşar giderdik.

4.) Bu yorumu yapan arkadaşı tanıyorum ve böyle aydın birinin koçluk konusunda "Şarlatan hocaların modern versiyonu" yazabildiğine inanamıyorum! “Kara cahil engizisyoncunun modern versiyonu” oluvermiş bu yazdığıyla... Ya da akıl tutulması yaşıyor, bilemiyorum.

Bilgisi yok, fikri var

Türk insanının bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olması sorunsalı burada da ortaya çıkıyor. İşin daha üzücü tarafı; İnternet ortamında bu ön yargılı yaftaları fütursuzca yapıştırabilen bu insanların, google’da “Yaşam Koçluğu”, “Coaching” gibi kelimeleri arayıp neyin ne olduğunu öğrenmeleri iki dakikalarını alır… Ama o vakti harcayana kadar, cahilliklerini ortaya koyan bu cümleleri yazmak çok daha kolay elbette. Yazık!

Ne mutlu ki az da olsa bilinçli insanların da gönderileri var cevaben:
- “120 yıl önce doktorlar psikologlar için, 250 sene önce de üfürükçüler doktorlar için aynı şeyi söylüyordu.. be cool yani.”
- “(Koçluğun) ‘yol arkadaşlığı’ olduğu bilincine varıldığında tehlikeli olmadığı anlaşılacaktır.

Aynen öyle! Yeniliğe direnmek ve karşı çıkmak kendini değiştirip geliştirmekten daha kolay olmuş her zaman. Tıpkı tarihin her döneminde olduğu gibi; yeniliğe ve bilinmeyene korkusu düşmanlık/saldırganlık olarak tezahür ediyor bu tip insanların. Ama korkuyla direnenler ne kadar kalabalık olursa olsun değişim hep galip gelmiş tarih boyunca... Koçluk mesleğinin de 21. yüzyılın mesleği olduğunu görecek herkes.

“Yol arkadaşlığı” tanımı da harika bir tanım… Kişinin belirlediği hedefe doğru ilerlerken moral, motivasyon, düşünme kapasitesi, çözüm bulma yolları gibi bir çok konuda kişinin öz potansiyelini keşfedip onu artırarak verimli kullanmasına yardımcı olan yol arkadaşları koçlar.

Koçluk ilişkisinin ölçülebilir faydaları bugüne kadar tüm dünyada milyonlarca kez ispatlandı. Kurumsal koçluk; Amerika, Kanada, İngiltere ve diğer gelişmiş batı ülkelerinde şirket sözleşmelerine kadar giren, dünya çapında milyarlarca dolarlık bir sektör oldu. Bu işe büyük paralar ayıran koca koca küresel şirketlerin yöneticileri aptal mı sizce?

Küçük bir tavsiye

O, önemli reklam ajansının CEO’sunun son on yıldır ajansında yaşadığı sıkıntıları, inişli çıkışlı dönemleri ve ne kadar zamandır zarar ettiğini (neyse ki nihayet bu yılı küçük de olsa kârla kapatacağını) biliyorum... Ve kendisine bir kurumsal koçla çalışmasını öneriyorum, çok memnun kalacak! Bir yandan da koçluk konusunda hiçbir eğitimi olmayan, kendisine “Melek Koçu” diyen eski reklam yazarını, iki tane kitap yazdı diye aynı zamanda ahbabı olan televizyoncunun programına çıkarırken neden bu kadar hassas olmadığını da merak ediyorum.

Konu açılmışken hatırlatayım: Elbette dikkatli olmakta fayda var: Sahte doktorların ameliyata girdiği bir ülkede yaşıyoruz. Hiçbir eğitim almadan “Yaşam Koçuyum” diye ortaya çıkan soytarılara karşı uyanık olmalı herkes. Bir koçla çalışacaksanız daima anımsayın; seçtiğiniz koçun eğitimini, altyapısını ve tecrübesini sorgulama sorumluluğu size ait!

Ön yargılardan, haksız yere yapıştırılan yaftalardan ve cehaletten uzak; aydınlık, hedeflerinize hızla ve başarıyla ulaşmanıza destek, kristal berraklığında, mükemmel bir bakış açısı diliyorum hepinize. İyi olun.

26 Kasım 2011 Cumartesi

Kim korkar “olumsuz”dan?!



Deprem, terör, kadına şiddet, kavgacı politikacılar, sebebini dahi bilmeden senelerce hapis yatan insanlarla aynı ülkede yaşamak, trafik stresi, işsizlik ihtimali, ekonomiye dair endişeler…

Okurken bile içi sıkılıyor insanın. Gündemi bunca olumsuzlukla dolu başka kaç toplum vardır bilemiyorum; bildiğim şey tüm bu olayların BİZİMLE İLGİSİ YOK! Bu olayları kendi hayatımızın dertleriymiş gibi sahiplenmek gibi bir delilik hali yaşıyoruz hepimiz. Depremdeki ya da Afrika’daki kuraklık ve takip eden açlıkta yaşanan trajediyi gün içinde defalarca hatırlamak bize ne sağlıyor? Pekiyi bir gece önceki maçta zaten çoktan olup bitmiş penaltıyı bağıra çağıra tartışmak? Ya da bir politikacının ötekine söyledikleri üzerine taraftarca yorumlar yapmak?

Haberdar olmamaktan ya da etrafımızda olan bitene duyarsız kalmaktan söz etmiyorum tabi ki. Öncelikle farkına vardığımızda hayatımızı olumlu yönde etkileyebilecek durumu fark etmekten söz ediyorum:
Kimisi o partiye kimisi bu partiye oy verir, kimisi o ırktan kimisi bu ırktandır, kimisi o takımı kimisi bu takımı tutar, kimisi Hristiyan kimisi Müslüman kimisi de Budisttir… Tüm bu “seçimler” ilgi alanlarımız, dünya görüşümüz ve düşüncelerimizle ilgilidir. Hiçbiri,
tekrar edeyim;
HİÇBİRİ
gerçekte kim olduğumuzla ilgili değildir.

Enerjimizi düşüren, bazen çalışma şevkimizi bazen de yaşama sevincimizi örseleyen tüm negatif etkilerden kurtulmak mümkün mü peki? Elbette!


İyi güzel de nasıl?

Bunu yapmanın yolu düşüneceğimiz şeyleri “seçmekten” geçiyor. Bakarken, dinlerken, okurken, konuşurken kendinizi kötü hissettiğinizi fark ettiğiniz her konuyu bilinçli bir biçimde hayatınızın dışında tutabilirsiniz. Daha iyi hissetmeye, daha kolay yaşamaya, stresten uzak kalmaya kararlıysanız size tam da istediğiniz keyifli ve hedeflerinize odaklandığınız hayatı getirecek seçimleri yapmak elinizde… İşte bununla ilgili bazı durumlar ve sizi düşünmeye sevk edeceğini düşündüğüm birkaç soru:

Açmak ya da açmamak… İşte bütün mesele!
- TV’de tartışma kültürünü bilmeyen, birbirini dinlemeyen ama birbirine sürekli hakarete varacak sözlerle bağıran adamların bulunduğu tartışma programlarını izlemek size ne sağlıyor?
- Ağıtlar ve feryatları arabesk müziklerle harmanlayan %100 Türk malı benzersiz(!) haber bültenlerini izlemekten elde ettiğiniz fayda nedir?
- “Kim, kiminle, nerede sarhoşken, kime ne söyledi” benzeri bilgileri (!) beyninize boşaltan magazin programlarından bugüne kadar neler kazandınız?
- Birbirlerini; hiç tanımadıkları bir sunucu vasıtasıyla tüm ülkeye şikâyet eden akrabaların ve/veya birbirlerini acımasızca eleştirmek üzere güdülen insanların katıldığı “reality show”ların, dağarcığınıza eklediği hangi bilgiyi, hayatınızın size faydası olan hangi bölümünde kullandınız?
- Her akşam koşa koşa eve gelip izlediğiniz ve arkadaşlarınızla üzerine konuştuğunuz diziler, kişisel hedeflerinize ulaşmak konusunda size neler katıyor?
- TV hayatınızda olmasaydı yerine neler olurdu?
- Her akşam 4 saat TV izlemeseydiniz başka nelere vakit ayırabilirdiniz?
- Vakit ayırdığınız bu farklı şeyleri yapmak size ne gibi faydalar sağlardı?


“Sabah ilk işim günlük gazeteleri okumaktır…”
- Harika! Pekiyi, bu gününüzün nasıl başlamasına neden oluyor?
- İşinizle ilgili bilmeniz gereken günlük gelişmeleri, tüm gazeteyi taramadan da elde edebileceğiniz bir yöntem var mı?
- Zaten herkesin dilediğinde ulaşabileceği, çeşitli köşe yazarlarının makalelerini eşe dosta yollamak günün sonunda ne işinize yarıyor?

Gün içinde de her an seçebileceğimiz alternatifler söz konusu:
- “Kişisel sorunlar alanınız”a girmeyen konularda (futbol, siyaset, dedikodu vb.) taraf olmak ve aslında hayatınızla hiçbir ilgisi olmayan kişi ya da görüşleri fanatik bir taraftar gibi savunmaktan neler elde ettiniz şimdiye dek?
- Karşınızdaki insanı suçlamak ya da ondan yakınmak, size hedeflerinizle ilgili ne gibi avantajlar sağlıyor?


Papatyalar mı dikenler mi?
- Size sürekli dertlerini anlatan ya da hayatın her anından şikâyet eden dostlarınız (!) hayatınıza ne katıyor?
- Bir tercih yapabilseydiniz hayatınızdan kimleri çıkartırdınız?
- Etrafınızdaki insanlardan hangileriyle daha sık görüşmeyi arzu ederdiniz?
- Her hafta sizi iyi hissettiren kişilerle düzenli görüşmek nasıl hissetmenizi sağlardı?

Sözün özü

Daima anımsayın, mutlu hissetmenin hakikatte tek bir tetikleyicisi var: Mutlu düşünceler. Mutlu düşünceleri üretebilmenin her an uygulanabilir en kolay yolu içinse yapılacaklar basit:
- Mutlu insanlarla birlikte olun.
- Konuştuğunuz, paylaştığınız konuları olumlu olanlardan seçin.
- Zor, üzücü, engel teşkil eden hadiseler yaşanmışsa çözüme odaklı kalın. Söz konusu olayı olumluya çevirmenin yolları üzerine konuşun.

Bu hayatımızın geneline yaklaşımımız haline geldiğinde akışın nasıl değiştiğiniz fark edersiniz. Bazı özel durumlar da söz konusu elbette: Aileden birinin yaşadığı ciddi bir rahatsızlık mesela ya da sevilen birinin kaybı… “Travma” yaratabilecek güçte olumsuzluklarda nasıl tedbirler almalı? Onu da bir sonraki yazıda paylaşırız…

3 Kasım 2011 Perşembe

Olumlu Düşünce ve Rezonans

28 Ekim 2011 Cuma günü, TurkMax'ta Her Şey Tadında programında Rezonans ve olumlu düşünce üzerine yaptığımız sohbeti aşağıdaki videolardan izleyebilirsiniz.

1. Kısım


2. Kısım


3. Kısım


4. Kısım

22 Ekim 2011 Cumartesi

Olağanüstü bir hayat yaşamaya ne dersiniz?

Sağlık, Varlık, Bolluk, Uzun Ömür, Başarı.

Hemen şimdi, hayatınızın kalitesini artırmak için gerekeni yapıp olağanüstü hayatınızı yaşamaya başlayabilirsiniz. Zorlanacağınızı düşünüyorsunuz çünkü size hep bu öğretildi: “Olağanüstü şeylere ulaşmak zordur.” Değildir işte! Yapmanız gereken tek şey bazı temel kavramları sindirmek ve prensip edinmek.

“Çok çalışmak” tamam da… Ne üzerine?
Danışanlarımın bazılarında gözlemlediğim ilginç bir durum var: Kişisel gelişimini önemseyip çalışmaya başlayanlardan bazıları; hayatlarında düzelmelerin gerçekleştiğini fark ettiklerinde veya koçluk görüşmelerinde çalışmalarını gerektiren durumlar sıklaştığında ya da hayatları istedikleri doğrultuda yoğunlaştığında hep aynı sebebe sığınarak kendi üstlerinde çalışmayı ertelemeye niyetleniyorlar: “Çok iş var, çok çalışmam lazım, vaktim yok.” Oysa sahip olduğunuz her şeyin gerçek kaynağı sizsiniz. Sağlıklı bir kaynak yoksa sahip olduklarınızın da bir anlamı yoktur. O yüzden zaman yatırımını kaynağa, yani kendinize yapmak her anlamda kârlıdır!

Denemesi bedava!
“Başkaları ne der?” kuruntularından kurtulup nasıl daha iyi bir insan olabileceğimizle ilgilenelim mesela! Etrafımızdakiler yerine içsesimizi dinlemekten söz ediyorum… Veya karşımızdakiyle ilişkiye “Bana ne verir?” diye değil, “Ben ona ne sağlayabilirim?” diye düşünerek başlamanın bize kazandırabileceklerinin farkına varalım, mesela… Yarın ne yapacağımızın listeleriyle boğuşacağımıza biraz rahatlamayı öğrenelim. Kendimizle çalışıp kendimizi geliştirdikçe etrafımızdaki insanların, hayatımızın nasıl değiştiğinin ve hep açılmasını beklediğimiz o kapıların en beklenmedik anlarda nasıl da açılıverdiğinin farkına varalım…

Talep etmeyi bırakın!
İhtiyaçlarınızı dillendirip talep eden olmaktan da Dünya’nın size “bir şey” vermesini beklemekten de vazgeçin. İstediğiniz her ne ise; gidin ve gerçekleşmesini sağlayın! Şöyle örnekleyelim: Piyango. Her ay yüzlerce lirasını piyangolara yatıran insanlar büyük ikramiye tutturmanın hayallerini kurarken bir yandan da bunun, Turna’yı gözünden vurma olasılığından bile daha az olduğunu biliyorlar. Bile bile “Lades” demektense; tam istediğiniz ortamın, tam istediğiniz zamanda, tam istediğiniz gibi oluşmasını ümit etmekten vazgeçin ve istediğiniz şeylerin gerçekleşmesini sağlayacak gücünüzü kullanın!

Sizin “Kazananlar Kulübü”nüz
“Kader mahkûmu” mızmızlardan da; her halta sinirlenen agresiflerden de uzak durun. Negatif enerjinin en güçlü özelliği bir virüs gibi bulaşıcı olması... Ve her şeyden şikâyet eden mızmızlar da sizi kendi negatif seviyelerine getirmeye bayılırlar. Onlardan uzak durun; o ilişkiden kazanabileceğiniz hiçbir şey olmadığı gibi bir de üstelik sizin pozitif enerjinizi tüketen bir şeyle uğraşıyor olacaksınız… Çevremizdekilerin enerjisinin bizi direkt olarak etkilediğini bilelim: Başarılı, mutlu ve keyifli insanlarla birlikte olmak birbirinizin enerjisinden beslenerek yükselmeyi getirir. Üyesi olduğunuz bir “Kazananlar Kulübü”nüz olsun.

Muhteşem bir sanat eseri yaratın
İyi hissetmek, mutlu olmak, keyif almak… Bunların hiçbirinin sahip olduğunuz şeyler ya da o ana kadar neler yapabildiğinizle falan bir ilgisi yok. Yapmanız gereken şey basit: Kim olduğunuzu hatırlamak! Çocuğunuzla ve sevdiklerinizle daha çok vakit geçirmek, sağlıklı yaşamayı (sağlığınızı) önemsemek, daha fazla nitelikli zaman yaratıp kendi hayatının kalitesini artıran kişi olabilmek ve rezonansınızı pozitifte(*) tutmak “Olağanüstü bir hayat” yaşamanızı sağlayabilir. Hep hatırlayın: Siz bir “sanatçı”sınız… Ve yaratacağınız çok farklı, eşsiz ve benzersiz bir sanat eseri sizi bekliyor: Hayatınız.


Üstünüze düşeni yapın, gerisi hallolur
“Tevekkül” ne güzel kelime, ne güzel duruş, ne güzel tavırdır… Doğru anlarsak eğer, anlamı da güzeldir. Başta piyangolardan bahsetmiştik… Mucizelerin olma ihtimali belki büyük ikramiyeyi tutturmaktan da az. Sadece bekler ve hep ertelerseniz, bu, mucizeleri imkânsız hale getirmekten başka bir şeye yaramaz. Her şeyi Allah’a bırakmanın size hiçbir faydası olmaz: Siz üstünüze düşeni yapın sonra tevekkül edersiniz! Anımsayın: Allah da Evren de Yaşamın kendisi de; “üstüne düşeni yapanları” seviyor.

(*) “Rezonansımızı pozitifte tutmak için neler yapılmalı?” sorusunun cevabını bir sonraki yazıda bulabilirsiniz. 

14 Ekim 2011 Cuma

Turkmax'ta canlı yayında ilişkiler üzerine...

Digiturk'ün TurkMax kanalında hafta içi her gün yayınlanan Her Şey Tadında programına konuk oldum. Sevgili Sena Keçeli ve Jess Molho ile ilişkiler üzerine çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. İzlerken eğlenmeniz ve sonrasında faydalanmanız dileğiyle paylaşıyorum... Youtube'daki süre sınırı nedeniyle programı 4 parçada yükledim. Sırasıyla aşağıda bulabilirsiniz.

1. Bölüm



2. Bölüm



3. Bölüm



4. Bölüm

13 Ekim 2011 Perşembe

Beyniniz hep genç kalsın mı?


Kimsenin karşı çıkamayacağı bir hakikat var: Yaşlanıyoruz. Daha yumuşak söylemek gerekirse, yaş alıyoruz... Hadi iyice yumuşatalım olgunlaşıyor, tecrübe kazanıyoruz. Biz lafı ne kadar eveleyip gevelesek de ne kadar yumuşak söyleyip içimizi rahatlatsak da değişmeyen gerçek yıllar ilerledikçe hücre yenilenmesinin yavaşladığı ve sonuçta durduğu...

Mesela beynimiz... 30 yaşından sonra yavaşlamaya başlıyor. Unutkanlıklar artıyor, öğrenmek daha fazla zaman almaya başlıyor, kafalar daha çabuk yoruluyor. Peki bu önlenmesi mümkün olmayan lanetli bir kader mi? Şart mı yaş ilerledikçe beynin atıl hale gelmesi?
Şimdi iyi haber
Araştırmalar aksini söylüyor. Beyni genç tutmanın ve geçen zamana meydan okumanın bir yolu mevcut. Üstelik Reader's Digest  dergisinde yayınlanan habere göre bu yolun uygulaması son derece basit! İşte beyninizin genç kalmasını sağlamanın metotları:

Gaza basın!
Beyin 30 yaşında yavaşlamaya başlıyor demiştik... Otomobil yavaşlamasın diye ne yapıyorsak burada da aynı şeyi yapmakta fayda var. Peki beynimizi gazlamak için ne yapabiliriz? Cevap basit: Egzersiz. Beyni genç ve esnek tutmak için sizi meşgul edecek ve heyecanlandıracak yeni aktiviteler yapabilirsiniz. Pinpon ya da satranç oynamak, bulmaca çözmek ya da yeni şeyler (mesela yeni bir lisan) öğrenmek muhteşem sonuçlar doğurabilir.

Kaldırın popoları!
Egzersizi hayatınızın vaz geçilmez bir parçası haline getirin. İster aerobik ister ağırlık kaldırmak ister kardiyo ister yoga... Hem kardiyo hem yoga yapsanız ve biraz da ağırlıklarla haşır neşir olsanız tadından yenmez!

Nöron olarak da adlandırılan beyin hücrelerimiz kendi aralarındaki bağlantıyı yaş ilerledikçe kaybediyorlar. Sinaps da dediğimiz bu bağlantılar düşünmek için olmazsa olmaz. Yapılan araştırmalar, düzenli egzersizin bu bağlantılar üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteriyor. Öyle ki hafızanızı eski haline getirebiliyor ve hatta zihinsel hastalıkları dahi önleyebiliyor.

Şşş, sakin!
Travmatik stres beyin hücrelerimize hiç de iyi şeyler yapmıyor. Öğrenmeden hafızaya, tüm bilişsel süreçler stres sonucunda bozuluyor. Fiziksel egzersiz stresi bertaraf etme konusunda da büyük fayda sağlıyor ve sakinleştirici etki yaratıyor.

"Pislik" yemeye paydos!
Biliyorum; kocaman bir hamburger yemek insanı baştan çıkaracak kadar zevkli... Yine de daima hatırlamakta fayda var: Yediğimiz şeyler sadece hedonist tarafımızı tatmin etmiyor tüm organlarımızı olumlu ya da olumsuz etkiliyor. Konuya dönersek sağlıklı bir beyin sağlıklı şeyler yemekle yakından alakalı. Sağlığımız için zararlı olan serbest radikalleri etkisiz hale getirmek antioksidan içeren gıdalar tüketmekten geçiyor. Fasulye, tam tahıllar, fındık, ceviz ve baharatların yanında çok renkli meyve ve sebzeler antioksidanlarla dolu. Ve beynimiz antioksidan deposu yiyecekler tükettiğimizde bayram yapıyor. Mide de zaman zaman bayram yapsın isterseniz, aşırıya kaçmamak kaydıyla hamburger ve pizzayla kendinizi ödüllendirebilirsiniz.

Motoru yakmanın alemi yok!
En güçlü makine bile sürekli çalıştığında ömrünü tüketir. Beynimiz de elektriksel ve manyetik enerji üreten bir makine. Onun da dinlenmeye ihtiyacı var. Ve uyku beyin için harika bir dinlenme yolu. Harvard Tıp Okulu’nda yapılan bir araştırmada matematik problemleri de dahil, iyi bir uykuyla dinlenenlerin ertesi gün sorunları çözmek konusunda iki kat daha başarılı oldukları belirlenmiş. Sağlıklı ve düzenli uyku bu hayati ve kıvrımlı ve gri organımızın gençliğine gençlik katıyor.

Kahkahayı eksik etmeyin!
Beynin en çok zevk aldığı şeylerden biri de gülmek çünkü beynimizin haberci dopamin kullanan parçaları güldüğümüzde harekete geçiyor. Hatta gülmenin kişiyi daha akıllı yaptığına dair bazı araştırmalar bile mevcut.

Bir de elbette tecrübemiz arttıkça edindiğimiz bu bilgileri kullanmak da faydalı. Yazın, çizin, maket yapın... Çünkü elimizi oyaladıkça zihnimizi de çalıştırıyoruz. Kısaca beyni genç tutmanın yolu onu ve içinde bulunduğu vücudu kullanmaktan geçiyor. Her durumda ve kullanabileceğiniz her şekilde beyninizi kullanın. Beyniniz genç kaldığı sürece bedeninizin de zinde kaldığını anımsayın.

28 Eylül 2011 Çarşamba

Ertelemeye son


Ne çok şey erteliyoruz farkında mısınız?
Oysa "bir işe başlamak, bitirmenin yarısı" sözleriyle büyüdük hepimiz.
Ama başlamak için popoyu kaldırtacak yolu kimse anlatmadı bize!

Eylül ayını bitirmeden soğuk almayı başarmış biri olarak, evde dinlendiğim bugün, bu mevzuya takılmış webi kurcalıyordum. zenhabits.net’in yaratıcısı Leo Babauta’dan ertelemeler konusunda yazdığı uygulaması son derece kolay bu yöntemi okudum. Konuyla ilgili bir deneme yapıp da bir haftadır oyalandığım bazı konuları hızla bitirdiğimi görünce, yazıyı sizinle paylaşmadan edemedim.
Aşağıda çevirisini yaptım, orjinali için: http://zenhabits.net/tada/ 


Leo Babauta'dan ertelemeleri bitirmenin kolay yolu

“Bu makaleye ilk baktığınızda içinizdeki ses; “Sonra okurum" diyecektir.
ONU DİNLEMEYİN!
İçinizdeki “bir başka işe geçme” dürtüsünden kurtulun. Bunu şimdi okuyun..
Sadece 2 dakikanızı alacak ve sayısız saatinizi kurtaracak.

Ertelemeyi bitirmek üzerine bir kitap yazmış olsam da o kadar kolay bir teknik geldi ki aklıma; bunu sizinle paylaşmak istiyorum. Hepimizin bu erteleme belasından kurtulması inanılmayacak kadar kolay. Her şeyde olduğu gibi bunda da biraz pratik gerekli.
 
Hadi şimdi deneyin:
Bugün yapmanız gereken en önemli şeyi belirleyin

Bu şeyin sadece küçücük bir bölümünü (sadece bir dakika, hatta 30 saniyelik ilk bölümü) yapmaya karar verin. Bir işe başlamak dünyadaki en önemli şey!
Dikkat dağıtan her şeyi temizleyin.
Her şeyi kapatın (müzik, TV vb). Tüm programları sonlandırın.
Sadece siz ve işiniz olmalı orada, başka bir şey değil.

Oturun ve başlamayı düşünün. Bütün işi bitirmeyi boş verin sadece başlangıca odaklanın.
 
Zihninize dikkat edin, muhtemelen size başka işlere geçmenizi söyleyecektir. Facebook’a, twitter’a, epostalara ya da hep takip ettiğiniz o web sitesine bakmak için içinizde kışkırtıcı istekler belirecek. Belki önce bir oyun oynamak ya da bir telefon etmek veya başka bir şey yapmayı arzulayacaksınız! Bu dürtülerin farkına varın.

Kıpırdamanıza gerek yok! Dürtüleri fark edin, hareketsiz oturun ve bırakın geçip gitsinler. Dürtüler çok yoğun ve güçlü bir şekilde ortaya çıkarlar, sonr da sünerler, dalgalar gibi. Her birini bırakın geçsinler..

Aynı zamanda zihninizin söz konusu işi yapmamak üzere mantıklı gerekçeler uydurmaya başladığının da farkına varın. Bu kendini rasyonelize eden düşüncelerin de geçmesine izin verin.

Şimdi başlamak için küçük bir hareket yaratın. Olabildiğince ufacık bir adım…

Siz başlayın, gerisi gelecektir."

13 Eylül 2011 Salı

Yöneticilerin söylediği otuziki aptalca şey!


"Patronum aptal yazıyı değiştirmemi istedi, ben de değiştirdim."

Bir kısmı eşten dosttan bir kısmı da web'den derlenmiş 32 zırva aşağıda... Hepsi de yönetici ve patronlar tarafından gerçekten söylenmiş cümleler...
Sizin aklınıza gelenler olursa paylaşmayı ihmal etmeyin ki biraz eğlenelim! :)
  1. “Buradaki tek beyinsiz ben miyim?”
  2. “Önerdiğim plan muhtemelen işe yaramayacaktır ama başkalarının önünde benimle ters düşme, olmaz mı?”
  3. “Onları sadece daha sert görünmek için söyledim. İlerleme kaydetmek adına imajımı yeniliyorum.”
  4. “E-postalarımın çalışmadığını söylemek için size e-posta göndermeyi denedim ama e-postalarım çalışmıyordu.”
  5. “Eğer zamanlamalarını tutturduysan planlaman yeterince agresif değil demektir, eğer zamanlamanın gerisindeysen ise aylaklık ettiğini düşünürüm."
  6. "Sendikaya ne ihtiyacın var ki? Biliyorum, saat başına vurduğunda fazla para vermiyorum sana, ama saat babında çok zaman veriyorum. Daha çok kazanmak istiyorsan daha fazla mesai yapabilirsin. Sendika senden o esnekliği alacaktır.”
  7. “Senin kanaatinin son kararım üstünde bir etkisi olabileceğine dair bir izlenim verdiysem kusura bakma.”
  8. “Uzun mesafeli iletişim faturalarımızda büyük artışlar söz konusu arkadaşlar. Bundan böyle lütfen uzun mesafeli telefon görüşmesi, fax yazışması ve e-posta kullanımlarında tutumlu olmaya özen gösterin.”
  9. “Satış maliyetlerimizin daha büyük satışlarda arttığını tespit ettim. Bu eğilimi tersine çevirmek için ne yapabiliriz?”
  10. “Bu departmanda eksik olan şey liderlik!”
  11. “Endişelenmeyin ve denemekten vazgeçmeyin. Başarısızlık, tenzili rütbe ve işinize son verme haricinde korkacak bir şeyiniz yok ki!"
  12. “Yeni bir şirket arabası alıyorum. Satıcıyı ara ve teslimatı gelecek çarşamba günkü işten çıkarmalardan sonra yapmasını söyle. Duyarlı görünmekte fayda var.”
  13. “Raporunda müşterilerimizin % 65'inin yurt dışında bulunduğu yazıyor... Peki geri kalan müşteriler nerede yaşıyor? Bundan böyle raporundaki detaylara daha çok dikkat etmeni istiyorum.”
  14. “Bu reklam kampanyamızda odağı kaybetmemeliyiz. Odaklandığımız nokta eee... Dünya çapında olsun!”
  15. “Departmanımdaki ikramiyeler, liderliğime minnettarlık gösteren takım arkadaşlarımıza gider.”
  16. “Bu konuda seni zorlamak istemem. Kendiliğinden kabul edersen daha rahat ederiz.”
  17. “Aslında ben kararımı çoktan verdim ama senin konuyla ilgili söyleyeceklerini duymak için can atıyorum.”
  18. “Bi daha sefere bana önemli bir sesli mesaj bıraktığında adam gibi beni ara da mesaj bıraktığını söyle, olmaz mı?”
  19. “Bu konuda adalet, benim kurallarıma göre eşit şekilde uygulandı.”
  20. “Evet departmanımda bir iletişim tıkanıklığı yaşanıyor ama bu konuda konuşmak istemiyorum!"
  21. “Arkadaşlar çok sayıda verimsiz toplantı yapıyoruz... Lütfen gelecek perşembeyi bu konuya ayırın; tüm çalışan ve personelin konuyu tartışmak üzere toplanmasını istiyorum.”
  22. “Araştırma raporunun ne dediğini ben de biliyorum ama bu kez içgüdülerimle ilerlemek niyetindeyim, anlaşıldı mı?”
  23. “Tek adam olmak gibi bir kaygım yok ama olan biten her şeyden haberdar olmak istiyorum."
  24. “Eveet, ağlak şikayetçi sürüsü! Neymiş bu çalışanlara kötü davranan yönetici hikâyesi?"
  25. “İyi bir lider olduğumla ilgili en ufak bir şüphem yok ama bu departmanın da bir zahmet, lideri nasıl takip edeceğini öğrenmesi gerek."
  26. “Benden daha fazla haklı çıkman, benden daha iyi yönetici olacağın anlamına gelmez!"
  27. “Departmanımda her şeyi demokratik şekilde hallolur... Böyle yönetirim ben burayı.”
  28. “Bir fikrin varsa önce benle tartışacaksın konuyu... Eğer o fikrin iyi bir fikir olduğunu hissedersem, diğerlerine bunu ben söylerim. Söylediklerinden benim kazanç sağlamamı öğrenmen önemli... "Takım Çalışması" dediğin şey de bu değil mi zaten?”
  29. “Valla siz olmasaydınız ben bu departmanın en parlak yıldızı olurdum.”
  30. “Ne yani, sadece benim fikrimden iyi diye mi kendi fikrin olsun istiyorsun?”
  31. “Yahu, senin maaşının sektör ortalamasının bayağı altındaymış, yeni fark ettim. Bu yüzden ünvanını değiştiriyorum; artık Jr direktörsün.”
  32. “Senin önerini fırlatıp attım, öneri yapılacaksa onu müdürler yapar.”