7 Ocak 2012 Cumartesi

32 kısım tekmili birden kıyamet!

- Mayaların “Uzun Sayım” döngüsüne göre; 5. dönemin sonu… Yani bildiğimiz şekliyle hayatın sonu. Bir başka deyişle; “Yeni bir başlangıç”...
- Sümer, Mısır, İnka, Maya uygarlıklarının bıraktıkları yazıt ve kil tabletlerine göre; Güneş Sistemi’nde bulunan ve 3600 küsur yılda bir yakınımızdan geçen Marduk (Nibiru, Planet X) gezegeninin sakinlerinin dünyayı yeniden ziyaret edecekleri zaman…
- Astronomlara göre; tüm gezegenlerin, güneşin ve galaksimizin merkezindeki karanlık noktanın 21 Aralık 2012’deki kış dönümünde (yılın en kısa günü) aynı hizaya gelmesiyle oluşacak sıra dışı bir çekim gücü…
- NASA’ya göre; 1859’daki Carrington Olayı’nın bir benzerini yaşatabilecek güçte güneş patlamaları ve manyetik fırtınalar sonucu elektrikli ve elektronik aletlerin tamamını onarılamayacak hale getirecek bir elektromanyetik kıyamet…
- Bazı bilim adamlarına göre; Schumann Rezonansı’nın gizeminin çözüleceği zaman.
- “Yeni Çağ”cılara göre; girmekte olduğumuz Foton Kuşağı’ndaki yüksek enerji nedeniyle DNA’mızı değiştirecek ve algımızı bambaşka boyutlara da açacak evrimsel bir devrimin ve büyük aydınlanmanın yaşanacağı Altın Çağ’ın başlangıcı…
- Kur’an-ı Kerim’e göreyse; kıyamet alametlerinin yaşanmaya başladığı dönem…

Tarihin hiçbir döneminde, hiçbir sene, 2012 kadar konuşulup tartışılmadı! 2000 yılı biraz yaklaştı ama… Y2K’yı hatırlar mısınız? Tüm bilgisayarların 2000 yılını 00 olarak okuyacaklarından dijital kıyametin yaşanacağı 90’lı yılların ikinci yarısından itibaren sık sık yazılıp çizilmedi mi?

Medya seviyor bizi korkutmayı… E, biz de bayılıyoruz kıyamet senaryolarına, felaket tellallığına. Her dönem halkı korkutacak bir şeyler var medyada: Kuş gribi, depremler, deli dana, kıtlık tehlikesi, küresel ısınma, doğa kirleniyor çığlıkları, mahalledeki sapık, trafik canavarı vs vs.



Mayalar aslında ne diyor?
“2012 Dünya’nın sonudur” demiyorlar… “Uzun Sayım” olarak adlandırdıkları dönemlerin beşincisinin sonu 2012’ye denk geliyor sadece. Peki nedir bu uzun sayım? Kısaca anlatayım:

Mayalar oldukça gelişmiş bir uygarlık. Özellikle astronomi konusundaki bilgileri dönemin şartlarını da düşünürsek olağanüstü! Çeşitli Maya şehrinde bulunan gözlem evlerinde her gece özel eğitimli rahipler gökyüzünü izleyip gördükleri tüm gök cisimlerinin hareketlerini takip edip; not alıyorlar… HER GECE! Sadece güneş sistemindeki gezegenleri, ayı güneşi değil görebildikleri tüm uzayı gözleyip bir çeşit güncesini tutuyorlar.

Gök cisimlerinin bu hareketlerinden yola çıkarak da birkaç takvim geliştiriyorlar; bizim ilgilendiğimiz takvimin adı Haab. 20 günlük 18 aydan oluşan toplam 360 günlük bu takvime; tanrılarının adını verdikleri 5 günü de eklediklerinde neredeyse bizim bir güneş yılımız oluşuyor. Mayalar buna “Tun” diyor. 20 tane Tun bir Katun ve 20 tane Katun da (400 Tun yani) bir Baktun ediyor. Toplam 13 Baktun Mayalar’ın “Uzun Sayım” dedikleri bir döneme denk geliyor ki bu da aşağı yukarı 5125 yıl demek.


Mayaların hesabına göre 2012 yılı, beşinci Uzun Sayım’ın sonuna denk geliyor. Her Uzun Sayım’ın sonu diğerinin başlangıcı doğal olarak ve tüm bu geçiş dönemlerinde bir sürü konuda hep radikal değişimler olmuş: Tufanlar, volkanlar, depremler, coğrafyalar, uygarlıklar, toplumsal anlayışlar…

Sümerler ve Sitchin’in dikkat çektiği benzerlikler
Sadece Mayalar değil… Sümerler de pek ilgili astronomiyle. Mısır’da ve İnka uygarlığında da Maya’ların mitolojilerinde anlatılanlara çok benzer şeyler var. Detaylar için teolog, Sümerolog, antik diller ve mitoloji uzmanı; Azerbaycan asıllı, Amerikalı bilim adamı Zecharia Sitchin’in araştırmalarına bakalım:
Gılgamış Destanı’ndan Tevrat’a, Sümer hiyerogliflerinden eski kil tabletlere kadar tarih öncesi dönem uygarlıklara dair ne var ne yoksa okuyan; Batı dilleriyle birlikte antik dillerin de neredeyse hepsini okuyup tercümesine büyük katkı sağlayan Sitchin, Dünya Tarihçesi ve 12. Gezegen kitaplarının da yazarı aynı zamanda.

Bu iddiaları ilk ortaya attığında alay konusu olsa da şu sıralar Sitchin’in yazdıklarıyla yakından ilgilenen hatırı sayılır bir kalabalık var.


Enki (Sümer)


Viracocha (İnka)


Thoth (Mısır)
Sitchin’e göre; Sümer, İnka ve Maya uygarlıklarının “tanrılar” diye bahsettikleri varlıklar gerçek… Üstelik birbirlerini de tanıyorlar! Hatta kimisi akraba!
Mayaların “Tüylü Yılan Kukulkan”, İnkaların “Viracocha” ve Mısırlıların “Thoth” dedikleri tanrılar aynı kişi aslında… Thoth’un babasına Sümerler “Enki” demişler ki Mısır’da Ptah diye anılıyor kendisi. Mısırlı Ptah’ın oğlu Ra doğal olarak Sümerli Enki’nin oğlu Marduk oluveriyor. Mitolojiye göre Ptah’ın iki oğlu Ra ve Thoth arasında büyük bir anlaşmazlık çıkıyor ve Ra Thoth’u Mısır’dan sürüyor… Aynı hikaye Sümer uygarlığında Enki’nin oğulları için de aynen anlatılıyor. İşte bu sürülen tanrı Toth Mayaların Kukulkan ve İnkaların da Viracocha dedikleri şahsiyet… Onların tanrı dedikleri bu arkadaş günün birinde gitmeye karar vermiş ve ayrılırken Mayalara dönüp “Geri geleceğim” demiş…




Ra (Mısır)
Ptah (Mısır)
Kukulkan (Maya)
Marduk (Sümer) 


Marduk
Bu “tanrılar” diye anılan arkadaşlar Sitchin’in okuduğu bütün o kil tabletlerden falan çıkardığına göre Marduk gezegeninin sakinleri… Güneş’in etrafında dönen ancak yörüngesi diğer Güneş Sistemi gezegenlerinden bambaşka bir açıda bulunan ve yörüngesi çok geniş olan, Jüpiter büyüklüğünde bir gezegen Marduk. Tam 450.000 yıl önce Marduklular gelip Dünya’da hayatın temelini atmışlar. 3661 yılda bir yörünge denk geldiğinde de gelip “N’apıyor bakalım bizim çocuklar” diye Dünya’ya bakıyorlar…

Babalar buralara geldiğinde, iddialara göre ufak tefek (!) aksilikler de oluyor tabi: 13.000 yıl önceki Nuh Tufanı, son yörünge geçişini yaptığı MÖ 1649’da Thera Yanardağı’nın patlaması gibi...



Marduk’un seyri
- Teorilere göre, Marduk, 21 Aralık 2012’de, yani Haab takviminin son gününde ikinci bir güneş ve Ay ile neredeyse aynı büyüklükte gözükecek.
- Marduk, Dünya ile iki kere yakınlaşacak. İlki 7 Eylül 2012’de gerçekleşecek, son yaklaşma ise 27 Nisan 2013’te olacak.
- Marduk en yıkıcı etkisini sadece 21 Aralık 2012’de göstermeyecek. Dünya 14 Şubat 2013’te Marduk ile Güneş arasına girecek ve en korkunç deprem, sel ve fırtınaların yaşandığı tarih bu gün olacak. Milyarlarca insan hayatını kaybedecek, hayatta kalanlar açlıktan kırılacak. Marduk, Güneş Sistemi’ni 1 Temmuz 2014’te terk edecek ve manyetik alanlar üzerindeki etkisi azalmaya başlayacak.
- Eğer sanıldığının aksine, Marduk, Mars ile Jüpiter’in değil, Mars ile Dünya arasına girerse, Marduk’un uydularından biri Dünya’ya çarpabilir. Bu durumda Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki döngüsü en az 3 gün duracak. Bir tarafta 3 gün aydınlık, diğer tarafta 3 gün karanlık olacak. Tüm iletişim ve enerji ağı çökecek.



Kıyamet Alametleri
Kur’an’daki kıyamet alametlerinde de Dünya’nın 3 gün 3 gece boyunca karanlıkta kalacağı ve akabinde Güneş’in Batı’dan doğacağına dair ayetler var. Bunun haricinde Hz Muahmmed’in hadislerinden ikisi enteresan:
“Ben insanlığın ikindi vakti geldim.”
“Benim ümmetimin ömrü 1500 seneyi geçmeyecek.”

Hicri takvimin 1433’ü gösterdiğini hatırlatmak isterim…
Başka ne alametler vardı Kur’an’da? Buyurun:
- Yecüc ve Mecüc’ün ortaya çıkışı
- Debbet-ül Arz’ın ortaya çıkışı
- Deccal’in ortaya çıkışı
- Güneş’in batıdan doğması
Ne demek peki bunlar?
Hadi gelin, ezoterik açıdan bu alametlerin anlamlarına bakalım:

Yecüc ve Mecüc’ün ortaya çıkışı
Kelime olarak anlamı olmayan Yecüc ve Mecüc, nefsani azgınlığın Kur’an’daki sembolüdür. Yani insanlığın egoistçe duygu ve düşüncelerle kendisini zincirlemesidir.
Uyumakta olan insan uyanma arefesinde.
Kendi ruhsal büyüklüğünü –şuur altındaki bilgiyi fark etmesi ancak bu bilgiyi yanlış yorumladığı için egoizm zarfına sokması söz konusu.
Yani kendi ruhsal kudretini içten içe hisseden ama bilgisi olmadığı için bunu doğru yönlendiremeyen insanların içinde bulunduğu bir süreç…

Debbet-ül Arz’ın ortaya çıkışı
Dabbe: Hayvan/Binek Hayvan
Arz: Yer, Dünya
Debbet-ül Arz: Kıyamet yaklaşınca yerden çıkacak korkunç bir hayvan.
Canavarı andıran bu hayvan tüm mitoloji ve ezoterik bilgilerde, astral bedenimizi adeta bir zırh gibi saran tortunun sembolüdür. Bu bizim hayvani/içgüdüsel yönümüzdür.
Ezotetrik açılıma gelince:
Kıyamet, yani “Genel Uyanış”ın başlayacağı günler yaklaştığında, yavaş yavaş insanların içlerindeki bu tortuyu fark edip temizlemek için bir çaba içine girdikleri dönemdir.
Daha önce böyle  bir çaba içinde olmamamızın nedeni, daha önce bu tortuyu hiç görmemiş/fark etmemiş olmamız.

Deccal’in ortaya çıkışı
Deccal’in kelime anlamı “Aldatıcı”…
Solunda Cennet, sağında Cehennem olan ve alnında “kâfir” yazan bir varlık…
Daha baştan aldatıyor çünkü İslamiyet’te Cennet hep sağda sembolize edilmiştir. “Kafir” sözcüğü “küfür”den gelir. Küfür “Gerçeğin üzerini örtmek"tir.
Deccal’in Kıyamet yaklaştığında insanları yanılgıya sevk etmek için tüm dünyayı dolaşacağı söylenir. Demek ki bu tüm dünyayı etkileyecek bir hadise.
Günümüzde de durum bu değil mi?
Bilgiden, gerçeklikten uzaklaşmak…
Bunca bolluk içinde “Gerçek Bilgi” kıtlığı…
Bize sunulan dinle, dinin gerçeği arasındaki fark…

Güneş’in batıdan doğması
İki anlamı var… Birincisi Dünya’nın fiziksel durumuyla ikincisiyse insanın içsel değişimiyle ilgili:
1.) Daha önce de birkaç kez yaşanan Dünya’nın eksensel düzleminde meydana gelecek kaymayla (Kutupların yer değiştirmesi) ortaya çıkacak değişiklikle Güneşin doğuş ve batış yönlerinde sapma meydana gelecektir.
 2.) “İnsanın alt üst olması”. Yani uyku halinden uyanıp şuurlanması; o ana kadar doğru diye sarıldığı yanlışların gölgesinden kurtulup gerçekle yüz yüze gelmesidir.

Kur’an’daki ayetlerden örnek vermek gerekirse; şunlar dikkat çekici:
Bakara Suresi Ayet: 48
 “Ve öyle bir günden korkun ki; o günde kimse, kimse için bir şey ödeyemez. Şefaat kabul edilmez. Fidye alınmaz ve onlara yardım da edilmez.”
Kıyame Suresi Ayet: 8-12
“Ay karardığı, Güneş ve Ay birleştiği zaman; insan o gün ‘Kaçış nereye?’ der. Hayır, sığınacak bir yer yok. O gün sonunda varılıp karar kılınacak yer yalnızca Rabb’in katıdır.”



“Güneş ve Ay birleştiği zaman”
Amerikalı araştırmacı ve astronom John Major Jerkins’in 1997’de yayınlanan “Maya Cosmogenesis 2012” kitabında aktardığı astronomik öngörüler sadece Güneş ve Ay’ın değil; Güneş Sistemi’ndeki tüm gezegenlerin (yani ekliptik de denen tutulum çemberinin), 21 Aralık 2012’deki kış dönümü güneşiyle aynı hizada kesişeceğini gösteriyor. Üstelik bu kesişme modern astronomik ölçümlerle galaksimizin merkezi olduğu belirlenen “Karanlık Nokta”ya da denk geleceği belirlenmiş durumda… Bu kesişmenin bilimsel bir tahmin olduğu netse de sonuçlarının neler olabileceğine dair net bir şey söylemek imkânsız.

Bilimsel tahmin demişken… NASA
Bilimsel tahminlerin en dikkat çekicisi ise NASA’nın Güneş’teki patlamalara dair yaptığı tahminler…
Yakın tarihlerde NASA, dünyamız için tehdit unsuru içeren bir olgu hakkında 12 Eylül 2012 tarihini öngördü. Nasa raporlarına göre; Güneş’te oluşabilecek büyük bir “taç fışkırması” ve etkinleşen plazma topları yüzünden dünyadaki enerji şebekelerinin çökebileceği öngörülüyor. Yerin beş kat büyüklüğünde manyetik alan havuzları bir patlama ile koptuğunda, güneş rüzgarı saldırıları oluşuyor.





Güneşin yakıtını bitirip, bir süpernova patlaması yaşamadan önce, defalarca taç uzaması ya da öksürme adı verilen evreleri olacaktır. Tek sorun olayın, dünyanın manyetik alanlarının yön değiştireceği zamanlara denk gelip gelmemesi. Bu manyetik alanlar, 76 milyon yıldan bu yana yaklaşık 171 defa yön değiştirmiş. Yeni değişim, bir korona uzanması ile eşzamanlı gerçekleşirse fazlasıyla tehlikeli olabilir. Çünkü manyetik alanlar yön değiştirirken, dünya çevresini saran kuvvet çizgileri zayıflayacak. Bu durum geçici olsa da böylesi bir anda, dünyanın manyetik alanı kozmik ışınları yollarından saptıramayacağından tehlike artacak.



Carrington Olayı
Dünya’da şimdiye kadar ölçülmüş en büyük elektromanyetik fırtına! 1859′da gerçekleşen bu fırtınayı, Amatör İngiliz astronom Richard Carrington; “inanılmaz güçlü, beyaz parlak bir ışık demeti” olarak not etmiş.

Dünya üstündeki tüm telgraf tellerinin kavrulup kullanılamaz hale geldiği ve geceyi gündüze çevirecek kadar aydınlık yaratan bir fenomen bu Carrington Olayı…
Bilimadamlarının “Katrina kasırgası’ndan 10 kat daha kötü etkileri olur.” dedikleri olay gerçekleşirse, bakalım neler olacak:
Elektrik/elektronik teknolojisi sıfırlanacak.
Apartmanlarda su basma işlemi yapılamayacağı için susuzluk başlayacak.
Tren, metro gibi ulaşım araçları çalışmayacak.
Benzin istasyonları, yer altı depolarından benzin pompalayamayacağı için, arabalar benzinsiz kalacak.
Dolayısıyla süper marketlerin stokları boşalacak. Kıtlık başlayacak.
Jeneratör de çalışmayacağı için hastaneler maksimum 72 saat yedek güç kaynaklarını kullanabilecek. Dolayısıyla sağlık hizmetleri zarar görecek.
Isınma ve soğutma gerçekleşemeyeceği için bu dönemde insanlar ölmeye başlayacak.
İlaçlar, gıdalar vb soğutma olmadığı için bozulacak.
Dünyanın bu senaryo karşısında toparlanması 4-10 yıl arası olarak hesaplanıyor. Zararın ise, 2 trilyon $’ı geçmesi bekleniyor.




1952 yılında alman fizikçi Winfried Otto Schumann, atmosferin iyonosfer tabakasından kaynaklandığı düşünülen bir titreşim saptar. Bu titreşimleri inceleyen bilim adamı bunun frekansını 7.8 Hertz (saniyede 7.8 devir) olarak hesaplar. Bu Dünya’nın temel frekansı (veya Dünya’nın kalp atışı) olarak da değerlendirilir.

Bu buluşun ardından askeri haberleşmelerin bir kısmı bu frekans üzerinden yapılır. Daha sonra bu titreşim üzerinde incelemeler bunun tek bir titreşim olmadığını coğrafî bölgelere göre değişiklik gösterdiği saptanır (7.8, 14, 20, 26, 33, 39, 45 Hertz). 

Coğrafi bölgelere göre değişim gösterse de yüzyıllardır sabit olan bu titreşimin 1980’li yıllardan itibaren artış göstermeye başlar. Schumann Rezonansı günümüzde saniyede 12 Hertz’e kadar ulaşmış bulunuyor. Bu titreşimin 21 Aralık 2012’de 13 Hertz’e ulaşacağı, böylece insan beyninin çalışma/düşünme frekansına eşitleneceği ve bu sayede insanların artık daha zeki olacağı, bir kuantum sıçramasının yaşanacağı iddia ediliyor.

Bilim, bunun neden gerçekleştiğini veya kaynağını bilmiyor ancak Schumann Rezonansını sıcaklık değişimlerinin ve dünya çapındaki hava koşullarının hassas bir göstergesi olarak sunuyor. Bazı araştırmacılar Schumann Rezonansın dalgalanmasının son yıllardaki hava durumu, seller, fırtınalarda bir faktör olabileceğine inanıyor.

Dünya’nın “nabzı” hızlanırken, manyetik alanındaki güç ise zayıflıyor. New Mexico Üniversitesi'ndeki Profesör Bannerjee’ye göre, manyetik alan son 4000 yıldaki yoğunluğunun yarısını kaybetti.

Manyetik kutup tersliğinin (manyetik kutupların ters olmasının) bir delili, manyetik alan güçlülüğüdür. Bu gücün sürekli azalıyor olması ise bir noktadan sonra manyetik alanların ters döneceği anlamına gelir (Manyetik kutupların değişimi). Hatta Profesör Bannerjee'e göre bir diğer manyetik tersliğe geldik bile! Hepmiz "sıfır noktasına" yaklaştıkça zamanın hızlandığı başka bir deyişle kısaldığını gördük. Günler artık 24 saat değil 16 saat ve hatta daha kısa yaşanıyor. O yüzden "günler ne çabuk geçiyor", “Vay be yedik koca seneyi”, "Eskiden 1 ay geçmek bilmezdi azizim" tarzı söylemlerimizde bir artış söz konusu… Hadise psikolojik değil, fiziksel bir gerçeklik!

Schumann rezonansının (ya da Dünyanın “kalp atışının”) binlerce yıldır 7.8 olduğunu, ancak 1980'den beri yükseldiğini bilmek konuyu daha da çarpıcı hale getiriyor: Hadislerde zamanın kısalmasının bildirilmesi "ahir zamanda" yaşanacaktı. Ahir zaman ise hicri 1400 yılında başlıyor. Hicri 1400 yılı ise, Miladi olarak tam 1980 yılına denk geliyor. Manyetik alanın değişmesi ile birçok olağan dışı olaya şahit olmamız da mümkün. Bazı teknolojilerin artık çalışamaması ve 4. boyuta geçmek gibi.



Foton Kuşağı
Hadi biraz da iyi haberler verelim…
Foton Kuşağı ilk kez İngiliz astronom Edmond Halley (1656-1742) tarafından Pleiades takımyıldızlarını kuşatan gazımsı bir kuşak olarak gözlendi. Daha sonra Fredrick Wilhelm Bessel ise Foton Kuşağı’nın dönüş hızını keşfetti. Ardından Jose Comas Sol, Pleiades takımyıldızındaki güneş sistemlerini keşfetti. Daha sonra Paul Otto Hesse foton kuşağının kalınlığını saptadı: 2000 ışık yılı.

Bu teoriye göre Güneş sistemimiz her 25 bin 860 yılda bir Pleiades çevresinde bir tur dönüyor. Yani Güneş sistemimiz belirli bir rutinde Foton Kuşağı’nın içine giriyor. Nedir o rutin? Güneş sistemimizin foton kuşağının içindeki yolculuğunun 2 bin yıl kadar sürdüğünü göz önüne alırsak, Foton Kuşağı’ndan çıktıktan sonra tekrar foton kuşağına girmek için 10 bin 500 yıl geçmesi gerekiyor.



E, ne olacak peki?
Neler olmayacak ki!
- Auralarımızı görebileceğiz.
- 12 sarmallı DNA’ya geçiş sonrası hastalık kalmayacak,
- Elektirik ihtiyacı olmayacak çünkü foton enerjisinden yararlanacağız.
- Ölümsüz olacağız.
- Bu dünyada kalmaktan vazgeçip başka bir boyuta geçmeye karar verirsek; Dünya’da kalmayı seçenler bizim ortadan bir anda kaybolduğumuzu görecekler.
- İnsanların ışık bedenleri olacak ve bu cennete benzeyen ışıklı dünyada çok güzel vakit geçirecekler.

Medyanın ettiği
Tüm bu bilgiler herkes tarafından ulaşılabilir durumda. Başta söylediğim gibi bayılıyor medya kıyamet senaryolarına! Çünkü Düzen’in mekanizmalarından biri… “Bak felaketler var” diyerek insancıkları korkutan Düzen, bir yandan da “havuçlar” vaat etmekten de geri kalmıyor… Çünkü kendimizle ilgilenmektense, yaklaşan kıyametin magaziniyle oyalanmamız fakat bu sırada hepten ümitsizliğe düşüp de vergileri ödemeyi bırakmamızdansa bir miktar ümit taşımamız düzenin faydasına!

Şimdi dikkat…
Bir şeyin altını çizmekte fayda var: Tarih boyunca hiçbir “yıl” 2012 kadar konuşulmadı ve geçmişten bu kadar referans almadı… Eski uygarlıklardan kutsal kitaplara, bu yazıda bahsetmediğim Kızılderililerin ve Nostradamus’un kehanetlerinden bilimsel verilere kadar tonlarca olgu içinde bulunduğumuz bu dönemde bir şeyler olacağını işaret ediyor.

Danışanlarıma bakıyorum… Hepsinin (İSTİSNASIZ HEPSİNİN) hayatında çok ciddi bir değişim var. Arkadaşlarım ha keza! Ailem aynı durumda… Ben? Üç yıl önce aklıma bile gelmeyecek ölçüde bir değişimin tam ortasındayım! Sizde durum nedir bilemiyorum elbette ama tüm dünyada ülkeler, bölgeler, toplumlar ve nihayetinde kişiler bazında büyük değişimler oluşuyor… Hem de daha önce olmadığı kadar büyük bir hızla!

Medyanın ilgimize sunduğu bunca kıyamet senaryosu arasında akıl sağlığımızı koruyabilmek bile büyük başarı! Tam bu noktada bu önemli başarıyı yakalamış olan sizlere sormak istiyorum: Kendi kıyametinizi yaratmaya ne dersiniz?

KIYAM-ET!
Kıyam etmek…
Kıyam “Kalkmak, ayakta durmak, dikilmek” anlamına gelir.
Kıyamet’in ezoterik açılımına baktığımızdaysa bunun “Büyük Uyanış” anlamına geldiğini görüyoruz.

Gerçekten de tüm bu değişim enerjisini sindirmek ve aydınlığa uyanmak için harika bir yıl olabilir 2012!
- Daha az TV seyretmek
- Daha çok kitap okumak.
- Kendinize, içinizdeki o büyük güce dönmek ve kudretinizin farkına varmak.
- Kendinizi sinirlenirken yakalayıp bunun size ne kazandırdığına ve sizden neler götürdüğüne bakmak… Artık sinirlenmemeye karar vermek.
- Daha az hamburger yemek.
- Daha çok meditasyon yapmak.
- Ailenize/sevdiklerinize daha fazla vakit ayırmak.
- Senelerdir hayatınızı çalan o ofisten artık makul saatlerde çıkmak.
- Doğada daha fazla vakit geçirmek.
- İç huzur ve dengenizle birlikte hayatınızın da dengesini sağlamak.
- Gerçekten istediğiniz işlerde çalışmak.
- Daha fazla hayal kurmak.
- Kurduğunuz o hayalleri tutkuyla bağlandığınız hedeflere çevirmek.
- O hedeflere ulaşacak stratejileri belirleyip adım adım planınızı uygulamak.
- Hayatınızın aşkını bulmak.
- İstediğiniz parayı kazanırken eğleneceğiniz harika yollar bulmak.
- Kısaca… Artık kendi istediğiniz hayatı, yüksek farkındalıkla ve stresten uzak, mutlulukla yaşamak.
- Bunu nasıl yapacağınızı bilmiyorsanız, iyi bir koçla çalışmak.
- Ne olursa olsun hayatınızı istediğiniz yönde değiştirmek.

Listeyi uzatabiliriz; ancak sözün özü şu:
Uyanın! Açın gözü kulağı…
Dışarıda ne olacaksa olacak. Kopacaksa kıyamet kopacak…
Asıl soru; “Siz ne yapacaksınız?”
Kendi kıyametinizi nerede, ne zaman, neyle, nasıl ve kiminle yaratacaksınız?

2012’niz aydın olsun.

5 Ocak 2012 Perşembe

Bir sosyal medya aracı olarak LinkedIn



Sosyal medya şirketlerin giderek daha fazla önem verdikleri bir iletişim mecrası. Bu noktada neredeyse herkese ulaşabileceğiniz facebook ve twitter en kolay şekilde yer alınabilecek mecralar.

Ancak profesyonel kişi ve şirketler için, potansiyel müşterilerine ulaşabilecekleri bir başka harika sosyal medya mecrası da LinkedIn. Bir CRM gereci olarak LinkedIn’i kullanmanın en iyi yollarını aşağıda bulabilirsiniz.

BİREYSEL OLARAK YAPILABİLİECEKLER

Durum güncellemelerine yorum yapın.
Bu; geçmiş, mevcut ve potansiyel müşterilerle iletişimde kalmak için iyi bir yol. Reklama promosyona ve kendinizi anlatmaya kaptırmayın kendinizi. Asıl önemli olan bağlantılarınızın sizin etrafta ve aktif olduğunuzu bilmeleridir.

Alanınızla ilgili grupları tarayın.
Bir potansiyel müşteriyle yapacağınız toplantı öncesi çalıştığınız/yönettiğiniz/sahip olduğunuz firmayla ilgili forumları inceleyin. Böylece konuyla ilgili insanların sorduğu soruları ve merak ettikleri şeyleri öğrenebilirsiniz. Bu çabanız ayrıca bu tip gruplarda katılımcı olarak görünmenizi ve isminizi duyurmanızı da sağlar. (Gruplar için LinkedIn’in ana arama kutucuğunun yanındaki menüden seçiminizi yapabilirsiniz).

Müşterilerinizden “tavsiye” alın.
Müşterilerinizden sizi öven, size teşekkür eden vb notlar aldığınızda, anımsayın ki bu yorumlarını LinkedIn profilinizin altına tavsiye (recommendation) olarak yazıp yazamayacaklarını sormak onlara da onlarla olan ilişkinize de bir zarar vermez. Tam aksine mevcut müşterinize de gelecekteki olası müşterilerinize de sizinle çalışmanın nasıl bir şey olduğu konusunda iyi bir izlenim sağlayacaktır.

Profilinizi mutlaka tamamlayın.
Kimin sizi nasıl aradığını bilmeniz mümkün değil! Eğer LinkedIn profiliniz sizin prfesyonel geçmişinizin tam bir resmini vermiyorsa; haberiniz dahi olmadan yeni bir bağlantıyı kaybedebilirsiniz.

FİRMA OLARAK YAPILABİLECEKLER

Kurumsal bir sayfa yaratın.
Hala yapmadıysanız, ücretsiz olarak LinkedIn de bir kurumsal sayfa açın. Bu tip sayfaları şirketinizin ürün ve servislerini potansiyel müşterilerinize duyurup anlatmak için kullanabilirsiniz.

Paylaşımlarınıza kurumsal sayfanızda da yer verin.
Facebook’taki marka sayfalarında yapılabildiği gibi LinkedIn’de de kurumunuzdan haber, paylaşım ve ilgili linkleri takipçilerinizle paylaşabilirsiniz.

Farklı kurumsal sayfaları da inceleyin.
İşinizle ilişkili farklı şirketlerin de sayfalarına bakın. Olası B2B ortaklarının neler konuştuklarına dair bir fikriniz olacağı gibi, aynı zamanda da rekabetin nerelerde olduğuna da göz atabilirsiniz.

Kurumsal sayfanızda reklam yapın.
Firmanıza özel reklam ve pazarlama kampanyalarını firma sayfasında yayınlamak konusunda LinkedIn’le direkt çalışabilirsiniz.

Steve Kovach’ın orijinal makalesi ve LinkedIn konusunda daha fazla ipucu içeren farklı linkler için: http://www.businessinsider.com/linkedin-crm-2012-1?utm_source=twbutton&utm_medium=social&utm_campaign=tools#ixzz1ibAy1w3q

17 Aralık 2011 Cumartesi

Kutunun Dışı...


“Her şerde bir hayır vardır” derler ya…
Vardır da görmesini bilene; görmek isteyene…


Reklamcılık yıllarımda, başında olduğum yaratıcı ekiplerdeki arkadaşlarıma sık sık hatırlattığım bir şey vardı: “Kutunun dışından bakmıyorsanız reklamcı olamazsınız. Çünkü reklamın; zaman zaman radikal, bazen sivri, bazen çarpıcı, yeri geldiğinde şoke eden bir tarafı olmazsa, o reklam olmaz; ‘duyuru’ olur ve sayısız ürün/hizmet/marka duyurusu arasında kaybolup gidersiniz. İşte bu yüzden fikirleri aramanız gereken yer ‘kutunun dışı’dır”.

Hayatın da aynen böyle olduğuna inanıyorum; kutunun dışından baktığınız her an bir mucize olur! Konuya girmeden önce bilmeyenlere bir ufak bilgi vereyim kendime dair: Ben son derece koyu bir Fenerbahçe taraftarıy(d)ım. O parantez içindeki “d”nin anlamı da şu; hala taraftarım ama artık koyu değilim. Şimdi şike olayından bahsedeceğim biraz.



Ama bu bir futbol yazısı değil
Sonuna kadar sabredin derim…
Şu şike hadisesinde de kutunun dışından bakılabilseydi, bambaşka bir durum yaratabilirdi Türk futbolu kendine… “Herkes onlarca yıldır şike yapıyor, ne var bunda?” diyenlerden de “Herkes yapıyor ama Fener yakalandı, oh olsun!” diyenlerden de değilim… Aslına bakarsanız; kişisel gelişimle profesyonel anlamda ilgilenmeye başladığımdan bu yana da futbol oyununa ilgim sürerken “koyu taraftar” kimliğimden giderek sıyrılmaya başladım… Belki de bu taraflılıktan uzak bakış açısı beni “kutunun dışı”na çıkardı…

Keşke bu şike olayı ilk patladığında, hemen küme düşürselerdi Fenerbahçe’yi… Düşüremediler çünkü yayıncı kuruluş da Kulüpler Birliği de “Süper Lig’in marka değeri düşer!” felaket tellallığıyla kafa kola aldılar Türkiye Futbol Federasyonu’nu. O markaj hâlâ sürmekte, ligin sonunda da Fener’i düşürmemek için formül arıyorlar. Çünkü asıl dert ligin marka değeri falan değil; Fener düşerse tüm kulüplerin ve yayıncı kuruluşun gelirleri de düşecek.

Kaçan Büyük Balık
Gelir kaybetme korkularından dolayı futbolun keyfini kaçıran bu paragözleri dinlemeyip de Spor Hukuku’nun kendisine verdiği “şüphe dahi olsa cezai işlem uygulama” hakkını kullansaydı Federasyon ve medyanın, Kulüpler Birliği’nin, yayıncının, taraftarın tıkış tıkış doluştuğu o kutunun dışına atabilseydi kendini; bakın muhtemelen neler olacaktı:
1.) Belki Spor Toto Süper Lig’in “marka değeri” düşecekti ama futbolun tadı kaçmayacak, tam aksine Bank Asya 1. Lig’in kalitesi de marka değeri de artarak futbol keyfi büyüyecekti.
2.) Fenerbahçe Banka Asya 1. Ligi’nde oynadığından dolayı; 20 milyonun üzerinde Fenerbahçe taraftarı; muhtemelen hiç seyretmedikleri Bank Asya 1. Ligi’ni seyretmeye başlayacaktı.
3.) Medya’nın bu lige ilgisi artacak, 17 yeni takım ulusal medyanın merceğine girecek ve gündemde daha fazla yer alacaktı.
4.) Bank Asya 1. Lig’indeki takımlarda oynayan yetenekli futbolcular daha çok göz önünde olacaklar, kendilerini gösterme fırsatı artacak, aralarından bir kısmı Milli Takımda ve Süper Lig’de oynayabilme şansı bulacaktı.
5.) Bank Asya 1. Lig Takımları Fenerbahçe’nin bu ligde oynamasıyla şu anda kazandıklarından daha iyi para kazanacaklardı.
6.) Tüm bu olanlar futbol altyapısına yatırımı artıracak ve giderek düşmekte olan milli takım performansını yükseltecek gelişmelere neden olacaktı.

Ve daha kim bilir aklımıza gelmeyen ne gelişmeler yaşanacaktı… Büyük bir fırsat kaçtı. Bunun sebebi de sahip olduğunu bırakmaktan ya da kaybetmekten korkan, hadiseyi sadece “para” perspektifinden gören zihniyetten başka bir şey değil.

Vazgeçebiliyorsanız kutunun dışına çıktınız demektir!
Kutunun dışından bakmak;
- Sahip olduklarınızdan vazgeçecek kudreti,
- Bilinmeze adım atacak cesareti,
- Risk almayı sağlayacak gözü karalığı
- Ve elbette beklentilerimizin dışında gerçekleşmesi muhtemel bazı negatif sonuçları olgunlukla karşılayacak kalenderliği gerektiriyor.
Ama yukarıda da söylediğim gibi; kutunun dışından bakmak mucizelerin kapısını açan ve hepimizin her an yapabileceği harika bir seçim.

Hayır! "Çok yaratıcı olun", "Muazzam cin fikirlerle herkesi şaşırtın" ya da "Çok acayip icatlar yapın" falan demiyorum... Sadece seçimlerinizi rutini kırmak üzere yapın:
- Bir gün olsun hep gittiğiniz yolu değiştirin… Seçtiğiniz farklı bir yoldan gidin işe. Evren bize güzel sürprizler yapmayı sever: Tam da ihtiyacınız olan kişiye rastlarsınız belki.
- Arabanın içine hapsolup köprü trafiğinde beklemektense bir gün de vapurla geçseniz mesela karşıya… Kim bilir öyle bir şey görürsünüz ki ya ilham verir size ya da hiç bilmediğiniz bir potansiyelinizi fark etmenize neden olur…
- Hep döndüğünüz gibi eli boş değil de bir buket çiçek ya da bir şişe şarapla dönsenize bir akşam da eve. İnanın bana dünya değişir! Bambaşka bir kapı açarsınız ilişkinize…
- Bir pazar sabahı sizi baştan çıkaran yastığı fırlatıp bir kenara, sıcacık yorganın altından sıyrılsanız, erken kalkıp deniz kenarına ya da ormana yürüyüşe/koşuya gitseniz ne olur? 



Vücudunuza, zihninize, yüreğinize ve ruhunuza yaptığınız bu sürpriz cevapsız kalmaz, inanın: Farklı düşünmeye, farklı hissetmeye, hayata farklı bakmaya başlarsınız. Ve kutunun dışından bakmak yavaş yavaş alışkanlığınız haline gelir...

Ya da belki de hiçbir şey olmaz…
Sadece kendinizi iyi hissedersiniz. Yetmez mi?
Söylemeyi çok sevdiğim ve defalarca tekrarlamaktan hiç bıkmadığım gibi:
Denemesi bedava!

16 Aralık 2011 Cuma

2012'ye hazır mısınız?

 
22 Aralık 2011 Perşembe günü,
19:30'da
Nişantaşı'nda,
2012 ile ilgili bilgilerimizi paylaşalım,
neler olacağını, neler yapacağımızı konuşurken
eğlenceli bir akşam geçirelim isterseniz;
bildiklerinizi ve sevdiklerinizi de alın
ücretsiz seminerime buyurun derim...
Adres aşağıdaki flyer'da mevcut.
Tarif de şöyle:
Taksim yönünden gelirken, Harbiye Ordu Evi'nin oradan Nişantaşı'na doğru (Vali Konağı Caddesi'ne) girin. Hemen ileride; Ordu Evi'nin karşı sırasında (solda) Erciyas Apartmanı'nı (No: 17) göreceksiniz.
Katılımınızı;
info@tolgahanci.com adresinden
veya
https://www.facebook.com/vtolgahanciofficial sayfasından
bildirirseniz sevinirim...
Görüşmek üzere.

6 Aralık 2011 Salı

Yeniliğe direnç doğal, bilmediğine saldırmak cehalettir


Geçen hafta İstanbul’un önemli reklam ajanslarından birinin CEO’su twitter’da şöyle yazmış: Yaşam Koçluğu en kolay edinilen meslek olsa gerek. Son zamanlarda amma çoğaldı! Psikolog ve psikiyatrlara rakip oldular. Çok tehlikeli.

Bir insanın, tedavi amaçlı uzmanlık gereken bir alanda uzmanlığı olmadan hizmet vermeye kalkışması elbette tehlikeli bir şeydir. Ancak insanın durumu derinlemesine araştırmadan, bilmediği konularda “Ben yazdım oldu” kolaycılığıyla ahkâm kesmesi de aynı ölçüde tehlikeli değil mi?

Tanıdığım tüm koçlar yaptıkları işin psikologlar ve psikiyatrlarla karıştırılmaması gerektiğini söyler ve özenle işin tıbba giren bölümünden uzak durup; gerektiğinde danışanlarına çözümün kendilerinde olmadığını belirtip onları psikolog veya psikiyatrlara yönlendirirken, çalakalem yazdıklarıyla tüm koçları töhmet altında bırakmaya kimin ne hakkı var?

Bu ön yargılı gönderiye gelen cevaplara da bakalım:

1.) “Haklısınız da ne zaman böyle bir meslek oluştu, mesela pasaportta meslek kısmına yazılabiliyor mu?
2.) “İyi de bu etiketleri insanlar kendi kendine nasıl veriyor? bir eğitim sonrası "meslek" edinmiyor muyuz? Yaşam koçu eğitimi ne?
3.) “Bir de bilinçaltı uzmanlığı varmış. Anneannene anlatamayacağın işi yapmayacaksın.
4.) “Şarlatan hocaların modern versiyonu...

Sırayla cevaplayalım:

1.) Koçluk mesleği dünyada “oluşalı” çok oldu. 1. Dünya savaşı sonrası yaşanan büyük ekonomik buhran sonrası, bir tenis koçunun, koçluğu iş hayatına uyarladığı modelden hareketle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki büyük şirketlerin İnsan Kaynakları’na muadil departmanlarında (o dönemlerde, şirketlerde bu isimde bir bölüm bulunmuyordu) uygulanmaya başlayan bir takım teknikler zamanla geliştirildi. 1980’lerden bu yana da yönetici koçluğu ile başlayan kişisel koçluk (Yaşam Koçluğu) sürekli kendini yenileyerek gelişiyor.

Türkiye’de henüz meslek olarak kabul edilmiyor; yani pasaportların meslek kısmına henüz yazılamıyor, doğrudur. Bununla ilgili olarak çalışmalar ise son sürat devam ediyor: International Coach Federation (ICF) Türkiye Başkanı Gürcan Sarıoğlu, Koçluk Platformu Derneği (KPD) Başkanı Çağlar Çabuk ve Koçluk Derneği (KoçDer) Başkanı Yasemin Hür, Meslek Yeterlilik Kurumu (MYK) Başkanı Bayram Akbaş ile birlikte çalışıyorlar. 2012 yılında MYK’nın koçluğu resmen meslek olarak tanıması bekleniyor. (Kurumlar hakkında detaylı bilgiler için:  www.icfturkey.org, www.koclukplatformu.org, www.koclukdernegi.org, www.myk.gov.tr/)

2.) Etiketleri insanlar kendilerine vermiyor… Gidip bu işin eğitimini alıyorlar. Dünyanın parasını ve zamanını harcıyorlar. Dolayısıyla koçlar da ciddi eğitimler sonrası ediniyorlar bu mesleği. Yaşam Koçu Eğitimi kademe kademe alınabilen ve uluslar arası kurumlar tarafından verilen sertifikalarla tescillenen ciddi zaman ve para gerektiren bir eğitim. Üstelik temel eğitimler sonrası almanız gereken eğitimler de bitmek bilmiyor. Sürekli eğitimlerle beslenmeniz gerekiyor.

3.) Tüm insanlar sadece anneannelerine anlatabilecekleri meslekleri yapsaydı eğer, gelişim diye bir şey olmazdı. Ne endüstri tasarımcı, ne mimar, ne de reklamcı olurdu dünyada… Muhtemelen siz kalaycı ben bileyci olurdum ve saman damlı kerpiç evlerimizde gül gibi yaşar giderdik.

4.) Bu yorumu yapan arkadaşı tanıyorum ve böyle aydın birinin koçluk konusunda "Şarlatan hocaların modern versiyonu" yazabildiğine inanamıyorum! “Kara cahil engizisyoncunun modern versiyonu” oluvermiş bu yazdığıyla... Ya da akıl tutulması yaşıyor, bilemiyorum.

Bilgisi yok, fikri var

Türk insanının bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olması sorunsalı burada da ortaya çıkıyor. İşin daha üzücü tarafı; İnternet ortamında bu ön yargılı yaftaları fütursuzca yapıştırabilen bu insanların, google’da “Yaşam Koçluğu”, “Coaching” gibi kelimeleri arayıp neyin ne olduğunu öğrenmeleri iki dakikalarını alır… Ama o vakti harcayana kadar, cahilliklerini ortaya koyan bu cümleleri yazmak çok daha kolay elbette. Yazık!

Ne mutlu ki az da olsa bilinçli insanların da gönderileri var cevaben:
- “120 yıl önce doktorlar psikologlar için, 250 sene önce de üfürükçüler doktorlar için aynı şeyi söylüyordu.. be cool yani.”
- “(Koçluğun) ‘yol arkadaşlığı’ olduğu bilincine varıldığında tehlikeli olmadığı anlaşılacaktır.

Aynen öyle! Yeniliğe direnmek ve karşı çıkmak kendini değiştirip geliştirmekten daha kolay olmuş her zaman. Tıpkı tarihin her döneminde olduğu gibi; yeniliğe ve bilinmeyene korkusu düşmanlık/saldırganlık olarak tezahür ediyor bu tip insanların. Ama korkuyla direnenler ne kadar kalabalık olursa olsun değişim hep galip gelmiş tarih boyunca... Koçluk mesleğinin de 21. yüzyılın mesleği olduğunu görecek herkes.

“Yol arkadaşlığı” tanımı da harika bir tanım… Kişinin belirlediği hedefe doğru ilerlerken moral, motivasyon, düşünme kapasitesi, çözüm bulma yolları gibi bir çok konuda kişinin öz potansiyelini keşfedip onu artırarak verimli kullanmasına yardımcı olan yol arkadaşları koçlar.

Koçluk ilişkisinin ölçülebilir faydaları bugüne kadar tüm dünyada milyonlarca kez ispatlandı. Kurumsal koçluk; Amerika, Kanada, İngiltere ve diğer gelişmiş batı ülkelerinde şirket sözleşmelerine kadar giren, dünya çapında milyarlarca dolarlık bir sektör oldu. Bu işe büyük paralar ayıran koca koca küresel şirketlerin yöneticileri aptal mı sizce?

Küçük bir tavsiye

O, önemli reklam ajansının CEO’sunun son on yıldır ajansında yaşadığı sıkıntıları, inişli çıkışlı dönemleri ve ne kadar zamandır zarar ettiğini (neyse ki nihayet bu yılı küçük de olsa kârla kapatacağını) biliyorum... Ve kendisine bir kurumsal koçla çalışmasını öneriyorum, çok memnun kalacak! Bir yandan da koçluk konusunda hiçbir eğitimi olmayan, kendisine “Melek Koçu” diyen eski reklam yazarını, iki tane kitap yazdı diye aynı zamanda ahbabı olan televizyoncunun programına çıkarırken neden bu kadar hassas olmadığını da merak ediyorum.

Konu açılmışken hatırlatayım: Elbette dikkatli olmakta fayda var: Sahte doktorların ameliyata girdiği bir ülkede yaşıyoruz. Hiçbir eğitim almadan “Yaşam Koçuyum” diye ortaya çıkan soytarılara karşı uyanık olmalı herkes. Bir koçla çalışacaksanız daima anımsayın; seçtiğiniz koçun eğitimini, altyapısını ve tecrübesini sorgulama sorumluluğu size ait!

Ön yargılardan, haksız yere yapıştırılan yaftalardan ve cehaletten uzak; aydınlık, hedeflerinize hızla ve başarıyla ulaşmanıza destek, kristal berraklığında, mükemmel bir bakış açısı diliyorum hepinize. İyi olun.

26 Kasım 2011 Cumartesi

Kim korkar “olumsuz”dan?!



Deprem, terör, kadına şiddet, kavgacı politikacılar, sebebini dahi bilmeden senelerce hapis yatan insanlarla aynı ülkede yaşamak, trafik stresi, işsizlik ihtimali, ekonomiye dair endişeler…

Okurken bile içi sıkılıyor insanın. Gündemi bunca olumsuzlukla dolu başka kaç toplum vardır bilemiyorum; bildiğim şey tüm bu olayların BİZİMLE İLGİSİ YOK! Bu olayları kendi hayatımızın dertleriymiş gibi sahiplenmek gibi bir delilik hali yaşıyoruz hepimiz. Depremdeki ya da Afrika’daki kuraklık ve takip eden açlıkta yaşanan trajediyi gün içinde defalarca hatırlamak bize ne sağlıyor? Pekiyi bir gece önceki maçta zaten çoktan olup bitmiş penaltıyı bağıra çağıra tartışmak? Ya da bir politikacının ötekine söyledikleri üzerine taraftarca yorumlar yapmak?

Haberdar olmamaktan ya da etrafımızda olan bitene duyarsız kalmaktan söz etmiyorum tabi ki. Öncelikle farkına vardığımızda hayatımızı olumlu yönde etkileyebilecek durumu fark etmekten söz ediyorum:
Kimisi o partiye kimisi bu partiye oy verir, kimisi o ırktan kimisi bu ırktandır, kimisi o takımı kimisi bu takımı tutar, kimisi Hristiyan kimisi Müslüman kimisi de Budisttir… Tüm bu “seçimler” ilgi alanlarımız, dünya görüşümüz ve düşüncelerimizle ilgilidir. Hiçbiri,
tekrar edeyim;
HİÇBİRİ
gerçekte kim olduğumuzla ilgili değildir.

Enerjimizi düşüren, bazen çalışma şevkimizi bazen de yaşama sevincimizi örseleyen tüm negatif etkilerden kurtulmak mümkün mü peki? Elbette!


İyi güzel de nasıl?

Bunu yapmanın yolu düşüneceğimiz şeyleri “seçmekten” geçiyor. Bakarken, dinlerken, okurken, konuşurken kendinizi kötü hissettiğinizi fark ettiğiniz her konuyu bilinçli bir biçimde hayatınızın dışında tutabilirsiniz. Daha iyi hissetmeye, daha kolay yaşamaya, stresten uzak kalmaya kararlıysanız size tam da istediğiniz keyifli ve hedeflerinize odaklandığınız hayatı getirecek seçimleri yapmak elinizde… İşte bununla ilgili bazı durumlar ve sizi düşünmeye sevk edeceğini düşündüğüm birkaç soru:

Açmak ya da açmamak… İşte bütün mesele!
- TV’de tartışma kültürünü bilmeyen, birbirini dinlemeyen ama birbirine sürekli hakarete varacak sözlerle bağıran adamların bulunduğu tartışma programlarını izlemek size ne sağlıyor?
- Ağıtlar ve feryatları arabesk müziklerle harmanlayan %100 Türk malı benzersiz(!) haber bültenlerini izlemekten elde ettiğiniz fayda nedir?
- “Kim, kiminle, nerede sarhoşken, kime ne söyledi” benzeri bilgileri (!) beyninize boşaltan magazin programlarından bugüne kadar neler kazandınız?
- Birbirlerini; hiç tanımadıkları bir sunucu vasıtasıyla tüm ülkeye şikâyet eden akrabaların ve/veya birbirlerini acımasızca eleştirmek üzere güdülen insanların katıldığı “reality show”ların, dağarcığınıza eklediği hangi bilgiyi, hayatınızın size faydası olan hangi bölümünde kullandınız?
- Her akşam koşa koşa eve gelip izlediğiniz ve arkadaşlarınızla üzerine konuştuğunuz diziler, kişisel hedeflerinize ulaşmak konusunda size neler katıyor?
- TV hayatınızda olmasaydı yerine neler olurdu?
- Her akşam 4 saat TV izlemeseydiniz başka nelere vakit ayırabilirdiniz?
- Vakit ayırdığınız bu farklı şeyleri yapmak size ne gibi faydalar sağlardı?


“Sabah ilk işim günlük gazeteleri okumaktır…”
- Harika! Pekiyi, bu gününüzün nasıl başlamasına neden oluyor?
- İşinizle ilgili bilmeniz gereken günlük gelişmeleri, tüm gazeteyi taramadan da elde edebileceğiniz bir yöntem var mı?
- Zaten herkesin dilediğinde ulaşabileceği, çeşitli köşe yazarlarının makalelerini eşe dosta yollamak günün sonunda ne işinize yarıyor?

Gün içinde de her an seçebileceğimiz alternatifler söz konusu:
- “Kişisel sorunlar alanınız”a girmeyen konularda (futbol, siyaset, dedikodu vb.) taraf olmak ve aslında hayatınızla hiçbir ilgisi olmayan kişi ya da görüşleri fanatik bir taraftar gibi savunmaktan neler elde ettiniz şimdiye dek?
- Karşınızdaki insanı suçlamak ya da ondan yakınmak, size hedeflerinizle ilgili ne gibi avantajlar sağlıyor?


Papatyalar mı dikenler mi?
- Size sürekli dertlerini anlatan ya da hayatın her anından şikâyet eden dostlarınız (!) hayatınıza ne katıyor?
- Bir tercih yapabilseydiniz hayatınızdan kimleri çıkartırdınız?
- Etrafınızdaki insanlardan hangileriyle daha sık görüşmeyi arzu ederdiniz?
- Her hafta sizi iyi hissettiren kişilerle düzenli görüşmek nasıl hissetmenizi sağlardı?

Sözün özü

Daima anımsayın, mutlu hissetmenin hakikatte tek bir tetikleyicisi var: Mutlu düşünceler. Mutlu düşünceleri üretebilmenin her an uygulanabilir en kolay yolu içinse yapılacaklar basit:
- Mutlu insanlarla birlikte olun.
- Konuştuğunuz, paylaştığınız konuları olumlu olanlardan seçin.
- Zor, üzücü, engel teşkil eden hadiseler yaşanmışsa çözüme odaklı kalın. Söz konusu olayı olumluya çevirmenin yolları üzerine konuşun.

Bu hayatımızın geneline yaklaşımımız haline geldiğinde akışın nasıl değiştiğiniz fark edersiniz. Bazı özel durumlar da söz konusu elbette: Aileden birinin yaşadığı ciddi bir rahatsızlık mesela ya da sevilen birinin kaybı… “Travma” yaratabilecek güçte olumsuzluklarda nasıl tedbirler almalı? Onu da bir sonraki yazıda paylaşırız…

3 Kasım 2011 Perşembe

Olumlu Düşünce ve Rezonans

28 Ekim 2011 Cuma günü, TurkMax'ta Her Şey Tadında programında Rezonans ve olumlu düşünce üzerine yaptığımız sohbeti aşağıdaki videolardan izleyebilirsiniz.

1. Kısım


2. Kısım


3. Kısım


4. Kısım